Kategoriler
Köşe Yazıları

Avustralya Sonrası…

2014 Formula 1 sezonunun ilk yarışı Avustralya Gran Prix’i geride kaldı ve kısa bir değerlendirme yapmak yerinde olacak. Yarışın değerlendirmesi mi, takımların değerlendirmesi mi, pilotların değerlendirmesi; açıkçası bence ortaya karışık olacak. Zaten karmaşayla dolu olacak gibi görünen bu sezonda önceki yıllar gibi net değerlendirmeler de yapmak pek gerçekçi sonuçlar sağlamaz.

Yarıştaki sürprizlerden bahsederek başlayalım o zaman; en büyük sürpriz sanırım Renault’dan geldi. Renault motorları beklendiği kadar kötü değildi. McLaren son Bahreyn testinde bazı sorunlar yaşamıştı ancak onlar da sorunlarını aşmış gözüküyorlar. RBR ve Toro Rosso Renault motorlu takımlar arasında en büyük sürprizi yaparken, Caterham ortalama bir performans gösterdi. Lotus için işler yolunda değildi. Ferrari için sürpriz olan kısım sıralama performansı değil, yarış performansı oldu. Sıralamalarda zaten çok başarılı olamayacağı düşünülen takımın yakıt tasarrufu sağlayan bir sistem geliştirdiğine dair dedikodular vardı ve yarışta daha başarılı olacağı bekleniyordu ancak Ferrari yarışta da geride kaldı. Williams’tan çok şey bekliyordum ama şanssızlık onların yakasını bırakmadı.

Dayanıklılığın daha kritik olması bekleniyordu ancak ilk yarış görüldü ki dayanıklılık sorunları beklenildiği kadar çok değildi ve yarışa heyecan katmadı. İki şampiyon pilot dayanıklılık yüzünden yarışdışı kalmış olsalar da yarışın henüz başında sorun yaşamaları sebebiyle yarışa önemli bir heyecan katmadı. Ön sıralar için yarışan pilotların yarışın ortasından sonra dayanıklılık yüzünden kenara çektiği o dramatik anları yaşamadık. Vettel’in aracında elektronik sorunlar varken, Hamilton’ın ise motorunda ateşleme problemi nedeniyle bir silindir devre dışı kalmıştı. Yarışdışı kalan 7 araç vardı, bunlardan ikisi Mercedes motorlu, 5 araç ise Renault motorlu araçlardı. Tabii her araç dayanıklılık sorunuyla kalmadı, mesela Kobayashi ve Massa’nın yaşadığı temas… Yine de dayanıklılık açısından en sorunlu olanı Renault, sonrasında ise Mercedes geliyor. Ferrari motorlu araçlar ise yarışı bitirdiler. Tabii Ferrari motorlu araçların son 4 sırada yer aldığını ve Ferrari takımının da istediği pozisyondan çok uzak olduğunu unutmamak gerek, Ferrari dayanıklı olsa bile belli ki zayıf. Dayanıklılık konusunda en güçlü onlar olsa bile, güç anlamında en geride oldukları açık. Viraj çıkışlarında bunu net olarak gözle görebiliyorduk.

Şimdi sırasıyla şöyle bir takımların durumlarına bakalım; öncelikle bu yılın favori takımı ve ilk yarışın galibi Mercedes. İlk yarış muhtemel olan dubleyi motor sorunuyla çöpe atmış olsalar bile iyi bir yarış çıkardıkları kesin. Rosberg temiz bir yarış çıkardı, normalde Vettel’in bu tür yarışlarından bıkmışken şimdi aynısını Rosberg yaptı. Benim tatsız tuzsuz dediğim tipteki bir galibiyet. Takım çok iyi bir motora sahip, araç da aero anlamda oldukça verimli gözüküyor, takım kadrosuna da baktığımızda zaten söylenecek söz yok, maddi açıdan oldukça iyi kaynakları var ve pilot kadroları da gridin en iyilerinden biri. Takımın zayıf yanı yok, şu an en iyi durumdaki takım olduklarını söyleyebiliriz. Elbette ilk yarışta Hamilton’ın yaşadığı problemi gözden kaçırmamak lazım, bu sorun başka sorunların habercisi olur mu, bilemem. Dayanıklılık yüzünden kayıplar yaşamaları da hala muhtemel. Bu yüzden şampiyonluk için hala bazı soru işaretleri var.

Red Bull Racing zaten aero konusunda önceki yıllardan da bildiğimiz gibi oldukça deneyimli ve başarılı bir takım. Tasarım dehası Adrian Newey’nin tasarımda cesur davranması Renault motoru ile biraz sıkıntı yaşamalarına sebep olmuş olsa da sorunları geride bırakmışlar gibi gözüktü. Aracın hızlı olması zaten beklenen bir şeydi ama kritik olan konu ERS ve motorda yatıyordu. Vettel yarışın hemen başında ERS’ye dayalı olduğunu tahmin ettiğim bir elektrik sorunuyla yarışa veda etmiş olsa da Ricciardo da Rosberg gibi temiz bir yarış geçirdi. Aracında sorun yaşamayan Ricciardo podyumda çok mutlu görünüyordu ancak yarış sonrası haberer onun sürekli gülen yüzünü biraz asmasına sebep olmuş olmalı. Tabii buna yazının sonunda daha detaylı bakacağız. Takım Mercedes’e göre daha yavaş bir araca sahip gibi, bunda elbette Renault’nun Mercedes motoruna göre daha güçsüz olmasının da payı var. Maddi olarak sorun yaşamayacaklarını söyleyebiliriz ancak Renault sorunları tam anlamıyla çözmeden şampiyonluk bir hayalden ibaret. Renault’ya ne kadar güveniyorum, pek değil. Pilotlarına bakarsak; Vettel zaten 4 dünya şampiyonluğu almış bir pilot. Belki en iyisi değil ama yeteneği tartışılmaz. Ricciardo’yu F1 öncesindeki kariyerinden beri takip ediyorum, yetenekli bir çocuk ve Vettel’i zorlayabilecek özelliklere sahip. Takımın avantajlı olduğu noktalar olsa da zayıf noktası Renault. Ayrıca takımın içinde de bazı sorunların olduğu sinyalleri var. Geçen yıl Horner-Marko arasında takım içi bir rekabet var gibi gözüküyordu ve ardından sezon arasında RBR iki önemli Aero uzmanını kaybetti. Newey ise McLaren’deki son yılındaki “tekne” muhabbetlerine yeniden başlamış gibi gözüküyor. Takımın bir arada kalabilmesi bu yıl alacakları sonuçlara bağlı olabilir.

McLaren yine güçlü gözüken takımlardan biriydi. Bahreyn’de yaşadıkları sorunlardan sonra McLaren fanları belki biraz umutsuzluğa düşmüş olsa da yarışta gördük ki onlar da şampiyonluk yarışında olmak isteyecekler. Takımda oldukça büyük değişimler oldu, takım patronu Whitmarsh takımdan ayrıldı ve aslında takımın patronu olarak gelmesi beklenilen Boullier takıma farklı bir pozisyonda katıldı. Takım patronu olmayan takım mı olur, oluyormuş. Aslında takımın başında gayri-resmi bir takım patronu var ve herkes de bunun farkında; Ron Dennis. Uzun süredir takımla bağını biraz narin tutan efsane patron artık takımla doğrudan ilgileniyor ve varlığı tüm takım tarafından hissediliyor. Takımın tek boşluğu da takım patronu değil, Vodafone’un ayrılmasından sonra takım hala bir ana sponsora sahip değil. 2-3 yarış içerisinde açıklanması bekleniyor. Sony’nin McLaren’in yeni isim sponsoru olması çok yüksek bir olasılık. Neyse takım içindeki durumlar böyleyken biz biraz araçtan bahsedelim. Araç tıpkı RBR gibi net olarak Mercedes takımının gerisinde kalmış olsa da fark ciddi boyutta değil, en azından böyle bir sezoz için. Bu gibi yeni kural değişikliklerinin yaşandığı bir sezonda gelişim çok daha hızlı ilerler ve normalde büyük olduğunu düşündüğümüz farklar çok kısa sürelerde kapanabilir. McLaren gerek takım kadrosu, gerek finansal kaynakları açısından küçük bir bilinmezin içinde olsa da, aslında sorunların çözümü şimdiden hazır olduğu için sıkıntı çekmeyeceklerdir ve farkı kapatmaları mümkün. Üstelik RBR gibi motor üreticisiyle sorunları yok, bu da onları yakın zamanda RBR’nin önünde görmemizi sağlayabilir.

Ferrari ile devam edersek; Ferrari için işler hiç yolunda gitmiyor. Efsane motorlar üreterek markalaşmış olan takımın en büyük sorununun motor olması biraz ironik ama ne yazık ki durum bu. Sürekli aero alanında sorunlar yaşayan takım bu yıl iyi bir şasi ortaya çıkarmış gibi görünüyor ve aero olarak oldukça iyiler ancak aracın performansını gölgeleyen motor konusunu kısa sürede aşmaları gerekiyor. Takımın fren ve motor alanınında elektronik konularda sorunlar yaşadığı söyleniyor. Ferrari’nin motorunda yapısal sorunlar olmadığını söyleyebiliriz ancak o konuda da Ferrari motorunun diğer üreticilere göre daha ağır olduğu söylentisi var. Motorun ağırlığını tolere edebilmek için yazılımsal ve elektronik sorunları hemen aşmaları gerekiyor, yoksa takımın şampiyonluk hayalleri kısa sürede çökebilir. Diğer açılardan bakarsak; iyi bir kadroya, çok iyi finansal kaynaklara sahipler, pilot kadrosu olarak gridin en iyisi onlarda. Ayrıca yenilenen rüzgar tüneli sorunsuz çalışıyor ve şu an griddeki takımların içinde en iyisi denilebilir. Tesislerini de büyütmeye başladığını duymuşsunuzdur.

Williams sezonun en bomba takımı, her ne kadar ilk yarış şanssızlık yaşamış olsalar da, Mercedes’in ardından gönül rahatlığıyla ikinci sıraya koyabilirim onları bu yarışa baktığımızda. Aracın oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz, yine Mercedes motoru sayesinde de avantajları var. Pilot kadrosuna bakılınca da Bottas gerçekten özel bir yetenek ve yanında da Massa gibi oldukça yetenekli ve deneyimli bir pilot var. Takımın kadrosu şampiyonluğa oynayan diğer takımlara göre biraz daha zayıf olsa da Pat Symonds takıma oldukça şey katmış, bu gözden kaçmıyor. Takımın bu yıl yeni sponsorlar bulması da onları ekonomik olarak daha rahat bir konuma getirdi, elbette diğer büyük takımlar kadar güçlü değiller ama ellerindeki aracın gelişimi sürdüğü sürece başarılı olacaklarına inanıyorum.

Force İndia, yine bir Mercedes motorlu takım. Aracın ortalama performansı Mercedes motoruyla birleşince orta sıralarda iddialı bir performans ortaya çıkmış durumda. Bu performansı daha da yukarı taşıyabilecek iki pilota sahipler ki, bence Hulk’un varlığı bile çok şeyi değiştirmeye yetecektir. Takım kadrosu ve finansal açıdan bakıldığında orta sıralar için normal diyebileceğimiz bir durumdalar. Mallya kişisel olarak bazı finansal sıkıntılar yaşasa da, takıma yansıtmadığı görülüyor.

Toro Rosso geçen yılın kötü performansından sonra toparlanmış durumda. İlk yarışta iki araçla Q3’e kalmaları onlar için önemli bir başarı. Aracın iyi bir performansa sahip olduğu görülüyor ancak onlar da RBR gibi Renault motoru kullandıkları için bazı sıkıntılar yaşamaları muhtemel. Her ne kadar RBR’ye göre motoru soğutma konusunda biraz daha başarılı bir iş çıkarmış olsalar da, dayanıklılık sorunlarının ne zaman kimi bulacağı bilinmez. Takımın pilotlarına baktığımızda, geçen yıldan tanıdığımız Vergne koltuğunda kalırken Ricciardo’nun RBR’ye geçmesiyle yanındaki boşalan koltuğa çaylak Kvyat oturdu. Henüz çok genç olan Kvyat için ilk yarış oldukça iyi geçti ve Vettel’in rekorunu kırarak tarihin en genç puan alan pilotu oldu. Yetenekli bir çocuk olduğu açık, bakalım deneyim kazanma yolunda onu neler bekliyor. Takımın finansal kaynakları konusunda sorunu yok, sonuçta takım Red Bull’un himayesinde, ancak teknik kadrosu ortalamanın altında kalıyor. Şef tasarımcılarının ayrılmasından sonra boşluğu henüz doldurulamadı, bakalım onlar kadro konusunda neler yapacaklar. Orta sırada liderlik mücadelesinde olacakları kesin.

Sauber geçen yıla göre en çok kaybeden takımlarından biri olmuş gibi gözüküyor, hem aracın yeterince iyi olmaması hem de Ferrari motorunun diğer motorlara göre zayıf kalması sonucu onlar için büyük performans sorunları var. Yarışta Sauber araçlarının sadece Marussia’ların önünde yer alabilmesi de bunu gösteriyor. Takımın teknik kadrosunda da bazı sorunlar var, James Key gittiğinden beri boşluğunu doldurabilen biri gelmedi. Finansal açıdan da orta sınıf takımlar ortalamasının üzerine çıkabilmeleri mümkün gözükmüyor. Bu yıl onlar için zor geçecek gibi gözüküyor.

Lotus’a gelirsek, onlar için işler Sauber’den de kötü. Takım dağılma noktasına gelmiş olabilir. Aracın performansı için iyi demek çok zor, Renault motoru ise zaten başka bir bilinmez. Takım kadrosunda da büyük kayıplar var, takım patronu Boullier, favori pilotları Kimi ve teknik direktör Allison takımdan ayrıldı. Geçen yıl Kimi ile şampiyonluk şansı bile bulunan ve buradaki yarışı kazanan Lotus, bütün bunlara rağmen finansal sorunlar yaşamış, maaşları ödemekte zorlanmıştı. Kimi’nin maaşının ödenememesi nedeniyle ipler pek çok defa gerildi ve Kimi ameliyatı bahane ederek son yarışlara katılmadı. Bu yıl performans olarak da kötü durumda olduklarını düşünürsek, sonları ne olacak bilmiyorum, takımın satılması gündeme gelirse hiç şaşırmam.

Caterham geçen yıla göre biraz ilerlemiş gibi görünüyor. En arkadaki yerlerinden kurtulmuş olabilirler. Geçen yıla göre daha iyi bir araca sahipler, Renault motorlu araçlar arasında da motorla en kısa sürede uyum sağlayan takımdı. Yine de bu sorun yaşamayacakları anlamına gelmez, ilk yarışta da bunu gördük. Takımın finansal olarak Renault ile bağları onları biraz rahatmasına karşın yine de gerideki takımlar için büyük bir kaynaktan söz edemiyoruz. Teknik kadro için de bu geçerli.

Son olarak Marussia’nın durumuna baktığımızda; düzenli olarak Q2’ye kalma hedefleri vardı ancak pek de hedeflerine ulaşmış gibi durmuyorlar. Her ne kadar sıralamada çok da kötü gözükmeseler de yarışta büyük bir gelişme yoktu ve son iki sırada yer aldılar. Caterham’a göre avantajlı gözüküyorlar ama takımın orta sınıf hayalini biraz daha ertelemesi gerekiyor.  Elbette Ferrari motoruna da bağlı başarı, Ferrari motor konusunda gelişim kaydederse ellerindeki aracın potansiyelini daha rahat kullanabilirler.

Takımların şu an için durumları böyle gözüküyor, ancak sonraki yarış neler olur bilinmez. Atıyorum, Ferrari şu an en dezavantajlı motor ancak yazılım değişiklikleri, elektronik güncellemeler derken bir de bakarsınız sonraki yarış en güçlü motor olmuş, bunu bilmek imkansız. O yüzden belirsizliğin hala sürdüğünü kabullenmek gerekiyor ve yorumları anlık gelişmelere dayandırarak çok gerçekçi olmadığını kabullenmek gerekiyor.

Peki pilotlar nasıl bir tablo çizdi, biraz da oradan bakalım; İlk yarışa aslında yeni çocuklar damga vurdu diyebiliriz. Ricciardo RBR ile ilk yarışında güzel bir iş çıkardı, Magnussen ve Kvyat yine F1’deki ilk yarışında önemli başarılar elde ettiler. Kevin ilk yarışında podyum görürken, Kvyat ilk yarışında puan aldı. Yarışın yıldızı ise, bana göre Bottas oldu. Genç pilot ilk defa mücadeleye katılabileceği bir araca sahipti ve çok iyi bir yükseliş gerçekleştirdi. Talihsiz bir temas yaşadı ve geriye düştü ancak yine üst sıralara kadar tırmanarak çok önemli puanları cebine koydu. Bazıları şunu diyebilir; e ama temas yaşamasaydı, böyle bir hatayı yapan pilot neden yarışın yıldızı seçilir, o kadar hatasız pilotlar varken? Ön sıralarda hem Rosberg, hem Magnussen, hem Ricciardo sorunsuz bir yarış çıkardılar, hiç baskı altına girmediler. Bottas arkadan tırmandı, sürekli mücadele etti, bir çok geçiş yapmak zorunda kaldı. Yaptığı hatayı bir düşünün, başka bir virajda olsa lastik belki birazcık pist dışına çıkardı ama toparlardı, Bottas hatayı yanlış yerde yaptı, aslında hata çok büyük bir hata değildi ama affı olmayan bir yerdeydi. Buna rağmen moralini bozmadı, savaşmaya devam etti. Bence en önemli nokta da burası zaten, o hatadan sonra tekrar arkadan gelip sıradan bu kadar pilotu geçmek çok özel bir azim ve irade gerektirir, yarışın başından beri zaten geçişlerle uğraşan bir pilotun yaşadığı fiziksel ve zihinsel yorgunluktan sonra tekrar geriye düşmesi ve yine toparlanıp tırmanması hiç de kolay bir şey değil. İşte bu yüzden yarışın yıldızı Valtteri Bottas.

Artık son konuya da geçelim ve şimdilik veda edelim. Evet; Ricciardo’nun yakıt akış sensörü. Konu aslında oldukça tartışmalı, bazılarına göre RBR bunu bilerek denedi, ceza gelmezse her yarış uygulayacaklardı diyenler oldu. Ardında ister komplo, isterseniz basit bir hata arayın, sonuç net olarak belli, ceza doğru.

Okuyanlar bilirler, FIA ceza için sebeplerin ne olduğunu raporunda belirtti ve kural ihlalleri zaten tek bir kurala dayalı da değil. FIA cumartesi gecesi RBR’nin yakıt akış sensörü değiştirmesine izin veriyor, ancak FIA yeni takılan sensörün RBR takımına ait olduğu yönünde bilgilendirilmemiş. Bunun da affedilir yanı var, tabii yakıt akış haritalaması FIA’nın belirlediği standartta olduğu sürece, ancak RBR bu konuda da kendi hesaplamalarını kullanmayı doğru bulmuş, bunu da FIA’ya bildirmemiş. Sonrasında yarış esnasındaki olay; yarış sırasında yakıt akış miktarının aşıldığı konusunda RBR takımına yarış yönetimi telsizden uyarı yapıyor, ancak RBR pit duvarı buna cevap vermiyor. Tüm bunların sonucunda RBR temyize gidecek mi merak ediyorum. Gitse bile bir şeyin değişmeyeceğini onlar da biliyorlar. FIA açıkça şunu belirtti, eğer FIA’nın sensörlerinde yada yakıt akış haritalamasında herhangi bir sorun olduğuna dair çıkarım olursa, bu FIA’ya bildirilir ve gerekli inceleme yapılır, hata olması durumunda tüm araçların yakıt akış sensörlerinde gerekli değişim yapılır. RBR bir hata tespit ettiyse bile bunu FIA ve diğer takımlardan saklayarak zaten bunu çiğnemiş oldu, yani sensörün bozuk olması bile sonucu değiştirmez.

Son olarak kısa bir not; Williams’ın bu başarısında en çok emeği geçenlerden biri de Claire Williams kuşkusuz. Geçen yıl bir takımın daha fazla finansal kaynağa ve de sponsora ihtiyacı olduğunu düşündüğümü söylemiştim, onun cevabı ilginçti; bunun adım adım yapılması gerektiğini, ellerindeki kaynakları verimli kullanmayı daha çok önemsediklerini söylemişti. Sponsorlar açısından da adım adım ilerleyerek daha sağlam adımlar atılacağını söylemişti. Sağlam adımlar attığı gözle görülüyor şu an, takıma finansal açıdan çok şey kattı, ayrıca takımın başına geçer geçmez Pat Symonds’u da teknik ekibin başına geçirmesi çok iyi bir hamleydi. Muhteşem bir kadın, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor ve başarıyor da, babasının kızı. Böyle bir kadın bulursam hiç düşünmeden nikahı basarım :))

Evet, ilk yarış sonrası genel olarak değerlendirmemiz böyle, atladığım bir konu varsa özür dilerim şimdiden, aklıma gelenleri yazmaya çalıştım. Beklentilerin çok altında başladı bu sezon, beklenilen heyecan ne yazık ki yoktu ilk yarışta, umarım sonraki yarışlar daha eğlenceli geçer. Motor sesleri konusunda söyleyecek lafım yok, herkes söylenmesi gerekeni söyledi, ses yok görüntü olsun bari bu sezon diyorduk, ilk yarış görüntü olarak da bizi heyecanlandıracak bir şey yoktu. Yine de umutsuz olmayalım, sonraki yarış Malezya GP, belki orada aradığımızı buluruz, yada eski hamam eski tas, biz yine yakınmaya ve eleştirmeye devam ederiz. Hepinize iyi bir hafta diliyorum, önümüzdeki hafta güzel bir yarış izlemek dileğiyle.

 

Onur Ömer Öztürk
lolipopadam.blogspot.com.tr/

Kategoriler
Köşe Yazıları

McLaren ve Spor Otomobiller Dünyası

Son günlerde McLaren’in yeni otomobilinin bazı görselleri ve fiyat teklifleri sızdı, buradan da aslında biraz konusu açıldı bunun. Yarın Bahreyn testleri başlamadan önce ben de bu konuda bir yazı yazmak, McLaren’in spor otomobiller pazarına girişini kendimce değerlendirmek istedim. Testler öncesi son gün başka türlü geçmeyecekti çünkü. McLaren’in ilk aracı F1 zamanının en harika aracı olarak karşımıza çıktı ve F40’ı o dönem için mağlup etmişti. F1 zamanına göre çok daha fazla şey sunuyordu ve çıtayı çok yükseğe koydu diyebiliriz. Ancak F1 projesi sadece ikonik bir projeydi, McLaren spor otomobil piyasasına girmedi. Ellerindeki teknolojiyle neler yapabileceklerini göstermek istediler ve markanın prestiji için yapılan bir projeydi. Daha sonrasında ise Mercedes’in SLR modelinde McLaren bazı kısımları tasarladı ancak hem bu araç bir McLaren olmaktan çok uzaktı, hem de berbat olması sebebiyle McLaren’e zaten yakışmıyordu. McLaren’in pazara girişi aslında MP4-12C ile oldu ve son gelen modelle de McLaren’in spor otomobil pazarında büyük hedefleri olduğunu net olarak görüyoruz. Peki McLaren bu pazara ne derece doğru bir girişi yaptı, neleri doğru, neleri yanlış öngördü, bu projenin amacı ne, bunlara teker teker cevap arayalım bu yazıyla.

McLaren MP4-12C ile iddialı bir giriş yaptı, bunu yadırgayamayız ancak asıl iddianın ne olduğunu görmek için otomobil medyasına göz atmak gerekiyor. Araçtan beklenilen F1’in çıtasının üstüne çıkmasıydı, medya yıllar sonra McLaren’den bir spor otomobil daha geleceğini öğrendiğinde doğal olarak onu ilk olarak F1 ile kıyaslamak istedi. McLaren aslında F1 ile kıyaslanacak bir araç hedeflememişti, daha fazla satış yapabileceği, supersport değil de sport car diyebileceğimiz bir araçla piyasaya girecekti. McLaren sanırım ilk aracının F1 ile kıyaslanacağının farkına varamadı ve eskisi gibi bir supersport yapmalarının beklendiğini göremedi. Üstelik aracın tanıtımı ve piyasaya çıkışı Ferrari ile beraber olacaktı. Sonuç mu, araç doğal olarak 458 ile kıyaslandı ve bu McLaren için iyi bir başlangıç olmadı. McLaren neden böyle bir başlangıç yaptı derseniz aslında bunun bir cevabı var, bir sektöre en vurucu girişlerden biri de piyasanın lideri ile duelloya girişmektir. Eğer siz kazanırsanız piyasaya girer girmez saygıyı elde edersiniz. Bunun en iyi örneklerinden biri de Lamborghini sanırım. Ferrari patronu Enzo Ferrari’yle olan tartışması sonrası spor otomobil tasarlayan Feruccio Lamborghini belki ilk aracıyla Ferrari’yi mağlup etmemişse de, hemen sonrasında Miura ile çok önemli bir noktaya ulaştı. Miura hala Lamborghini’nin efsane modelleri arasında yer alıyor ve hiç bir zaman da Ferrari’yi nasıl alt ettiği hikayesi unutulmayacak. McLaren de bir duelloya girişmiş gibi görünüyordu ancak modern dünyada artık işlerin eskisi gibi olmadığını söylemek gerekiyor. Feruccio’nun zamanında teknoloji bu kadar gelişmiş değildi ve yeni şeyler bulmanız daha olasıydı, bugün ise farklar artık çok daha küçük. Ayrıca McLaren’in en son aracını ürettiği 80’lerden bu yana spor otomobiller ve beklentiler çok daha farklılaştı. McLaren bazı şeyleri gözden kaçırdı. Peki MP4-12C kötü bir araç mı derseniz, hayır kötü bir araç değil, hatta piyasaya çok çok iyi bir başlangıç yapabilecek harika bir araçtı diyebilirim, bazı açılardan böyleydi ancak potansiyelini kullanamadı. İlk olarak bu araç bir spor araç değil, bir yarış aracı karakteri taşıyor, bunu söyleyen onlarca önemli otomobil yazarı var ve zaten başarısızlığın da altında yatan sebep bu. Aracın ilk testlerinden birini Eski Top Gear, şimdilerde ise Fifth Gear programını yapan dünyaca ünlü Tiff Neddle yapmıştı. İki aracı da aynı anda aynı pistte kullandı ve sonuç şuydu; İki araç da gayet iyi ancak kağıt üzerinde baktığımızda MP4-12C bir adım önde gözüküyor. Ne var ki, bu aracı kullanmak imkansız, çok fazla boğuşuyorsunuz, çok fazla sizinle mücadele ediyor ve ne yapacağı hiç belli değil. O yüzden kazanan net olarak 458 oluyor.

458 modern spor otomobillerin ikonlarından biri olacak bir konumdaydı, McLaren aslında kendine çok çetin bir rakip seçmişti. Ferrari yıllardır bu sektörün içinde ve spor araç dinamiklerini çok yakından biliyor. McLaren ise bu sektörden çok uzak kaldı ve gelir gelmez 458’den daha iyi bir araç yapmaları zaten hayal olurdu. Peki o harika F1’i yaratan McLaren neyi unuttu, yada bunca zaman içinde neler değişti, kısaca bunlara da bakmadan durumu anlamak zor. 80’li yıllar ve 90’ların ortasına kadar spor otomobillerden beklenilen şeyler aslında bugünden çok farklıydı. Bir spor otomobilin en büyük farkı hızlı olmasında yatıyor ve o yıllarda bir aracın başarısı aslında maksimum hızında ve hızlanma verilerinde gizliydi. Bütün şirketler bunu biliyor ve daha hızlı araçlar üretme derdindeydiler. Hızlı olanın kazandığı bir sektörde F1 çığıraçan bir araç olabildi ancak bugüne geldiğimizde artık beklentiler çok farklı. 90’ların ortalarına geldiğimizde artık araçların 300 km/h hızın üzerine çıkması çok zor değildi ve daha da yukarıya çıkmanın bir anlamı yoktu. Çünkü 500 km/h hızla gidebilen bir araç yapsanız bile hiç bir zaman o hıza çıkılamayacağını anlamıştı herkes. Artık tüm spor otomobiller 300 km/h üzerinde hızlara sahip olduğu için müşteriler farklı beklentilere yöneldiler. Aracın artık daha konforlu, daha çekici bir görünüşü olmasını, daha fazla heyecan vermesini istiyorlardı. Artık araçların içi F40 gibi sade ve rahatsız olmak yerine oldukça lüks ve görünüşü keyif veren bir hale geldi, sonrasında ise sürüş dinamikleri farklılaştı, artık şehir içinde kullanılması daha kolay araçlar haline dönüştüler. Önemli olan artık hız yada hızlanma değil, aracı kullanırken size ne kadar geribildirimde bulunduğu, size ne kadar tepki süresi verdiği, aracın nasıl yanlayarak size heyecan yaşattığı gibi konulardı. 458’i isterseniz hafifçe yanlatıp yolunuza devam edebiliyorsunuz ve bunu çok güvenli bir şekilde yapabiliyorsunuz. Bunu yapabilmek milyon dolarlar ödeyen işadamları için eğlence demek. Elbette bu bir yarış otomobili için zaman kaybı demek ancak zaten önemli olan unsur da spor otomobillerin yarış otomobili olmamasıydı. McLaren yıllardır yarış otomobilleriyle uğraşmış bir takım ve doğal olarak ortaya koydukları araç da bir yarış aracı tepkilerine sahipti. Ne var ki, piyasayı elinde tutan işadamları ve otomobil gazetecileri böyle bir araç istemiyordu. Bu da McLaren’e puan kaybettirdi. McLaren bunun üzerine araçlarını tekrar fabrikaya çağırdı ve araçlarda bazı modifikasyonlar yapıldıktan sonra gerçekten 458’e rakip olabilecek kadar iyi bir araç ortaya çıktı. Ancak savaş bitmiş, McLaren kaybetmişti. Yeni aracın bir çok sorunu çözülmesine rağmen bazı yorumcular hala ikna olmadı. Onlar hala sürüşün çok fazla yarış aracı gibi olmasından yakınıyordu; “Araç gerçekten çok iyi hızlanıyor ve bunu kontrol altına almak zor. Bir an çok sevip, bir an nefret ediyorsunuz. Biraz hızlanmaya başlıyorsunuz, keyfi yavaş yavaş almaya başlıyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki hız sınırlarını aşmışsınız. Tekrar yavaşlamak zorunda olmaktan nefret ediyorsunuz” Araç çok hızlıydı ve düşük hızlarda hiç keyfi yoktu. Hızlandığınızda ise malum trafik kuralları… Böyle bir araçtan keyif almanın tek yolu onu bir pistte kullanmaktı ancak bu araç yol için üretilmişti.

McLaren’in diğer bir hatası ise yukarıdak bahsettiğim testle alakalıydı. Tiff aracın sürülemiyor olmasından şikayetçi oldu, aracı defalarca pist dışına çıkarken çektiler ve programda yayınladılar. Bir kaç ay sonra Tiff dergideki köşesinde bu konuyu yazdı. McLaren artık test etmesi için hiç bir aracını onlara göndermeyeceğini bildirmişti. McLaren yenilmiş ve bunu hazmedememişti. Tiff bunu açık seçik yazınca da piyasada McLaren bir puan daha kaybetti. McLaren tekrar bir duello peşine düştü, P1. Ferrari bildiğiniz üzere her 10 yıllık periyotta bir supersport çıkarır. F40, F50, Enzo… Sıradaki araç LaFerrari oldu ve McLaren yine tanıtım tarihini aynı zamana denk getirdi. Şu an bu rövanş maçı hala tam olarak belli değil ancak medyadakilere bakarsak McLaren yine aynı hatayı yapmış gözüküyor, modern zamanın kuralları. Bugün aracın ne kadar hızlı olduğu değil, ne kadar iyi hissettirdiği ile alakalı olan bir sektör var ve McLaren turbo seçimiyle burada da mağlup oldu. Bir çok otomobilsever modern dünyanın az yakıt harcayan ve anlamsız konforlu araçlarından kaçmak için spor araçlarda çareyi ararken spor araçların da aynı şekilde ruhsuz olmasını istemez. Bu yüzden atmosferik motorun doğal gücü bile McLaren’in ultra teknolojik P1’ini zor duruma soktu. McLaren hep mi yenildi, aslında bir maç kazandı, MP4-12C Spider. 458 Spider’a karşı bir parça daha iyi olduğunu düşündü tüm otomobil medyası, bunun da sebebi şasinin tasarlanırken hem coupe hem de spider ağırlık dağılımları gözününe alınmasıydı, Ferrari ise 458’i tasarlarken coupe modeli baz aldı ve spider modelinde performansını bir parça kaybetmişti. Ayrıca güncellenmiş olan yeni MP4-12C’nin de arayı kapattığını unutmamak lazım.

Ferrari yakın zamanda 458 Speciale’yi piyasaya sürdü ve McLaren yine bir duello peşinde, yeni aracın görselleri basına sızdı. Araç P1 ve MP4-12C karışımı bir tasarıma sahip. Speciale ile karşılaştırılacağı kesin gibi, eğer böyle bir şey olursa McLaren’in bir darbe daha alması olası. Şimdi buraya kadar olan kısımdan McLaren’in çok başarısız olduğu çıkarımları da yapanlar olacaktır, hiç öyle bir şeye girişmesinler. McLaren kötü araçlar üretmedi, aksine oldukça iyi araçlar üretti. Piyasada aynı sınıf içinde alabileceğiniz en iyi seçenekler arasında kesinlikle MP4-12C ve P1’i yazarım. McLaren sadece yanlış pazarlama stratejisinde ısrar etti. Piyasayı en iyi bilen ve en deneyimli şirket Ferrari. Spor otomobiller ile bağdaşlaşmış bir marka var karşınızda ve bu kadar kolay yenilemeyecekleri ortada. Örneğimiz super sportlardan verirsek; Pagani yada Konigsegg kendi sınıfında en mükemmel araçlardan ikisi ancak onlar LaFerrari ile aynı zamanda araç tanıtmazlar, araçları daha iyi olsa bile bu karşılaştırmadan uzak kalmayı tercih ederler. Lamborghini gibi bir marka bile o karşılaştırmaya Venono’yu soktu, sadece 3 tane satılacak bir ürünü yani. Bu tür bir karışılaştırmadan herkes kaçmaya çalışırken McLaren rakibiyle duelloya kalkıştı, bu çok yanlıştı. McLaren araçlarını farklı zamanlarda tanıtsaydı bu karşılaştırma hiç olmayacaktı ve bu puan kayıplarını hiç yaşamayacaktı. Çünkü yorumlara baktığınızda sürekli 458’e karşı yaşadığı mağlubiyeti göreceksiniz. Bir kısım ise McLaren araçlarını farklı araçlarla kıyaslamış ve McLaren piyasadaki bir çok firmayı silip süpürebiliyor. Bu aslında şuna benziyor; bir F1 takımı kuruyorsunuz, hiç F1 tecrübeniz yok, ama ilk yılınızda şampiyonluk istiyorsunuz. Böyle bir şey mümkün değil. McLaren elindeki imkanlarla bu işi yapmaya kalkıştı, belki spor otomobillerden anlayan mühendisler tasarımcılarla daha fazla çalışması gerekiyordu ama elindekilere güvendi. Tüm bunlara rağmen McLaren piyasanın en iyi araçlarından olacak araçlar üretti, ancak bu elbette onlara şampiyonluk getirecek kadar iyi olamazdı.

McLaren’in artık bu çekişmeden biraz uzaklaşması gerekiyor. 650S tam olarak Speciale ile aynı anda piyasaya çıkmadı ve aslında bu iyi bir gelişme diyebilirim. Bu şekilde belki karşılaştırmadan uzak kalabilirler, biraz daha aracın geciktirilmesi gerekiyor bence. McLaren gerçekten iyi iş çıkarıyor, şimdiden büyük yol katetti ancak hala deneyime ihtiyaçları var. Yeterli deneyimi kazandıklarında Ferrari’ye meydan okuyabilirler ancak bunun için çok erken davranıldığında neler olduğunu çok iyi görmüş olmalılar.

Onur Ömer Öztürk

 

Kategoriler
Köşe Yazıları Manşet

2014 Öncesi Durum ve Jerez Değerlendirmesi

2014 sezonunda pek çok kural değişikliği geliyor ve takımlar sezon öncesi oldukça yoğun çalıştılar. Bu yoğun tempo sırasında ben de yazacak güncel gelişme olmadığı için uzak kaldım. Jerez testleri sonrası yoğun gündemi değerlendirmek için şimdi tam zamanı.

Bu yazı aslında 2-3 farklı bölümden oluşuyor, öncelikle bir çoğumuz çeşitli kaynaklardan yeni sezonda gelen kuralları okuduk ancak çok yakından ilgilenemeyen yada zaman bulamayan arkadaşlar için kural değişikliklerine şöyle kısa bir göz atalım. Gözümüzden kaçan kural değişiklikleri varsa bunları da öğrenelim. Daha sonra ise Jerez’de gördüğümüz teknik farklılıkları ele alıp biraz kurcalarız. Son olarak da Jerez sonrası takımlar için durumun ne olduğunu değerlendirir, yeni sezon öncesi nelerin olduğunu anlamaya çalışırız.

2014 kuralları sezonu en çok etkileyen durum elbette, araçlarda hem mekanik hem aerodinamik bir çok değişim var ve önceki sezonlara göre değerlendirirsek yeni bir başlangıç diyebiliriz. Şimdiye kadar kimin güçlü kimin zayıf olduğunu unutun, artık her şey sil baştan olacak. Peki bu Marussia yada Caterham’ın şampiyonluğa oynayabileceği anlamına gelir mi, aslında zor. Mali olarak zayıf olan takımların elbette büyük takımlara göre daha az ve verimli çalışabileceğini düşündüğümüzde onların konumlarının değişmesi zor gibi, belki orta sınıfa dahil olan arka kısım takımları yada orta sınıftan çıkıp yarış kazanan takımlar görebiliriz, bence muhtemel. Sezonun özellikle ilk yarısı çok büyük sürprizlere açık olacak, Force India’nın duble yaptığı bir yarış görürseniz şaşırmayın yani.

mercedes-2014-v6-f1-engine

Neyse kurallara bakalım, öncelikle güç ünitelerinden girelim, artık motorlar V6 1.6 lt. turbo şarjlı üniteler olacak, bu motorlar için şu an bakıldığında hayati olan konu dayanıklık. Jerez testlerinde Renault motorunun pek iyi bir görüntü sergilemediğini söylemeliyiz. Buna ek olarak artık Kers yerine ERS sistemi geliyor, kapasitesi iki kat artmış ve artık harici bir destek üntesi olmaktan öte, motora entegre bir güç ünitesi. Direkt olarak motora bağlı ve turbo şarj ünitesini destekliyor, kısaca çok karışık bir güç ünitesi (üniteleri) ile karşı karşıyayız. Bu karışıklık da bize muhtemel sorunlar olarak geri dönecektir elbette, sezon boyunca sadece motor değil, turbo şarj yada ERS yüzünden çıkan sorunlarla da çok karşılaşacağız. Aslında bir çok motor sorunu olarak gördüğümüz sorunun da altında yatan temel mesele bu üniteler olacak, artık motora entegre olmalarıyla, olası bir ERS sorunu direkt turbo şarj ve motoru etkileyecek.

Vites kutularına baktığımızda ise, artık 8 ileri vites kutuları olacak ancak burada kuralları anlamakta çok zorlandığımı söyleyebilirim. Öncelikle emin olduğum kısımlardan başlayayım, önümüzdeki yıl yapılacak yarışlarda kullanılacak vites oranları sezon başında FIA’ya teslim edilecek. Teslim edilecek ama olay şu ki, önümüzdeki yıl vites oranları Monaco yarışına kadar sabit kalacak, ondan sonra da Monza’ya kadar sabit kalacak. İlk anda benim de anlamakta zorlandığım ve saçma bulduğum bir durum ancak bu böyle gözüküyor. Başka bir çok kaynaktan da benzer söylemler gelmişti, ben kurallara baktığımda çok daha farklı anlamıştım, benden de farklı algılayanlar olmuştu ancak dün Korhan Savran ile konuştuktan sonra neredeyse emin gibiyim artık bu durumun böyle olduğundan. Bu arada FIA’ya da ayrıca kuralları bu kadar anlaşılır sunduğu için bir teşekkür gerekli!!!

237028

Gelelim egzoza, egzozlar da değişiyor, artık Coanda egzozlara güle güle diyoruz, artık egzozlar aracın arkasında, motor kapağının kuyruğunda yer alacak ve tek bir egzoz çıkışı olacak. Arka kanadın hemen altındaki bu egzoz ile difüzörü beslemek imkansız gibi ancak arka kanadın altında bu sıcak gazlar ile alçak basınç yaratıp arka kanadın verimliliğinin arttırılması çok muhtemel. Jerez’de de bazı takımlarda egzoz çıkışı üstünde küçük kanatçıklar gördük, bu kanatçıklar egzoz gazını arka kanadın altına yaklaştırmak için konulmuş diyebilirim rahatlıkla.

Arka kanatta da bazı değişikler olacak, örneğin DRS açısı artık düşürülüyor, yani DRS eskisi kadar büyük bir fark yaratmayacak. Arka kanadın da konumunda ufak değişimler var, ayrıca kiriş kanatları da artık kalkıyor, difüzörü besleyen bu küçük kanatçıkların boşluğunu doldurmak da zor olacak ancak McLaren yenilikçi bir arka süspansiyon ile çıktı Jerez testlerine, bundan da bahsedeceğiz daha sonra. Ayrıca kanadı desteklemek için düşey pilonlar kullanılacak bundan sonra.

Bunların yanında aracın arka yapısı da biraz şişecek, malum yeni güç ünitesi yapısal olarak farklı ve yeni bir yerleşim gerektiriyor, ayrıca olası ısınma problemleri yüzünden soğutma da önemli bir nokta, bir de karışık olan arka pakede eklenen egzoz çıkışıyla işler biraz karışacak ve araçların arka kısımları geçen yıllara göre biraz daha genişleyebilir. Jerez’de de bunu gördük aslında, en dar gözüken araçlar ise Ferrari ve Sauber gibiydi, sanırım Ferrari güç üntesinde bu işi güzel çözmüş. Bunların yanında sidepodların da genişlemesi kaçınılmazdı, malum soğutma ancak bu konuda da yine aynı sebepten Ferrari ve Sauber biraz daha dar olabilmiş.

237155

Ön tarafa ve en can alıcı noktaya gelirsek, bu yıl araçların burunları tamamen değişiyor, artık çok daha alçak burunlar olacak, yada çok çirkin burunlar, hangisini demek istiyorsanız, karar sizin. Aracın altına giden temiz havayı kesmemek için takımlar araçlarının burunlarının ucunu kuralların izin verdiği ölçüde ince üretti ve sonuçta hoş olmayan tasarımlar ortaya çıktı, ancak yapacak bir şey yok gibi. Mercedes ve Ferrari ise bence daha güzel gözüken çözümler üretmişler, burnu indirmekten çekinmemişler. Ferrari elbette Pull-rod sayesinde burnun etrafından geçen temiz havayı kullanabildiği için bu çözümde sıkıntı yaşamadı, hatta belki daha bile alçak yapabilirmiş ancak burun kameralarının konumları kurallarda net olarak belirtildi ve bunu kurtaracak bir tasarım yaptı, Mercedes ise bunu önemsememiş ve kameraları bir boynuz gibi karosere bağlamış görünüyor. Bu tasarımlar konusunda Avustralya’ya gidene kadar başka çözümler göreceğimizden eminim. Burun yapısını değiştiren takımlar olması da muhtemel.

Teknik değişiklikler az çok böyleyken sportif kurallardaki bir değişim de tartışma yarattı; son yarışta çifte puan uygulaması. Bunun altında yatan neden, son yarışa şampiyonluk şansıyla gelen pilot sayısı daha çok olsun ve şampiyonluk savaşı daha kritik olsun. Geride olan bir pilotun son yarışta şampiyonluğa uzanması kolaylaşsın. Ancak bu konu büyük tartışmalara neden oldu, pek çok farklı argüman sunuldu, örneğin Monza, Spa, Silverstone gibi pistlerdeki yarışlar Abu Dhabi yarışından daha mı az önemli diyenler oldu. Bernie Ecclestone ise şampiyonanın kaderinin tek bir yarışa bağlı olmasının uygun olmayacağını, son 3 yarışın çifte puan vermesi gerektiğini savunuyor. Bu kural aslında son yıllarda yaşanan RBR üstünlüğüne ve Vettel’in şampiyonluklarına bağlı dersek yanılmayız sanırım. Ancak bazıları da RBR’nin sezon sonunda çok güçlendiği verilerini ortaya koyup, bu sistemle aslında RBR’nin üstünlüğünün sürdürüleceğini de ima ediyorlar. Kısacası her kafadan bir ses çıkıyor ve bu kural aynen kalır mı, değişir mi, yoksa çifte puan uygulaması kaldırılır mı bilinmez. Bu kuralın sezon ortasında değişmesi de hiç bir şekilde şampiyonayı etkilemeyeceği için sezon ortasında değişmesi de muhtemel olabilir. Önümüzdeki daha çok zaman var bu kuralı konuşmak için.

 237149

2014 kuralları az çok böyle, elbette sadece önemli olduğunu düşündüğüm ve aklıma ilk anda gelen değişiklikleri yazdım, bunun ötesinde daha onlarca değişim var. Biz artık Jerez’de gördüğümüz teknik değişikliklere geçelim. Renault’nun “muhteşem” motorundan, RBR’nin “muhteşem” kaçışına, McLaren’in yaratıcı ve kurallara uygunluğu muğlak arka süspansiyonuna ve dünya güzeli burunlara geldi sıra.

Sanırım önce burunlar ile başlamak lazım, çünkü en çok ilgiyi çeken konu burunlar oldu. Craig Scarborough (ScarbsF1) geçen sezon sonunda bu konu hakkında yazmıştı ve bir çizim yapmıştı. Bazı takımların tasarımları o felsefenin yolunda giderken, bazı takımlar daha farklı felsefeler benimsemişler. Ferrari ve Mercedes alçak burun tasarlamayı seçen takımlar olarak dikkat çekiyor. Diğer bir çok takım ise benzer felsefeden gidip farklı varyasyonlarını üretmişler.

Ferrari ve Mercedes tipi burun için avantaj yada dezavanatjlara bakarsak; öncelikle en büyük sıkıntılardan biri olan aracın altına hava gönderme konusunda diğer araçların felsefesinden çok uzaklar. Ferrari havayı farklı şekilde gönderirken, Mercedes ise çok daha farklı bir yöntem sergilemiş.

Mercedes’in çözümü aslında burun kesiti ile alakalı, Mercedes burnunu”Ters U” şeklinde tasarlamış, böylece burun yükseklikleri ve kesit alanı kuralları sağlıyor ve burnun altına hava gönderecek yeteri kadar alan bulabiliyorlar. Çizimde daha da net olarak görmek mümkün;

MersNose

Burnun kesitini kırmızı ile biraz daha belirginleştirince aslında mantık da ortaya çıkmaya başlıyor. Maksimum yüksekliği yakalayacak şekilde burun alçaltılmış ancak klasik tasarımlarda burnun bulunduğu alan temiz hava almak için kullanılmış. Klasik dikdörtgen kesitli bir burunda mavi ile belirtilen alandan hava almak mümkün olamazdı, ancak Mercedes tasarımcıları burnu bu U şeklini vererek orta kısmı boşaltmış ve temiz havanın geçebileceği, benim mavi renkle belirttiğim alan oluşmuş. Daha yakından bakıldığında U kesitin altında kanat ile burun birleşiminin çok ince olduğu gözüküyor, bu da ön kalan flapları ve burun arasındaki boşlukta bulunan temiz hava ile burnun ortasından geçen havanın bir şekilde irtibatını sağlamış gibi gözüküyor. Ancak bu pilonların bu kadar ince olması ile Jerez’de ilk günde Hamilton’ın yaşadıkları bağlantılı mı, mümkün gibi gözüküyor…

Ferrari’ye baktığımızda ise çok daha farklı bir anlayışla karşılaşıyoruz. Ferrari burnun altından temiz havayı alma felsefesinden çok uzak. İlk araç tanıtıldığı gün bunun nedenini anlamakta zorlandım. Sonrasında aracından önden resmine dikkatli bakınca elbette olay net olarak anlaşıldı, cevap Pull-rod.

FerNose

Ferrari’nin diğer takımlardan en büyük farkı işte burada ortaya çıktı. Pull-rod süspansiyonun yüksek konumu nedeniyle süspansiyon kollarının altında önemsenecek derecede büyük bir alan var. Resimde de yine mavi ile belirttiğim alanın aslında dişe dokunur ölçüde olması sayesinde Ferrari burnunu yeterince alçak yapabildi. Tabii tasarım her zaman iki yönlü çalışır. Burnun bu şekli almasında pull-rodun katkısı olduğu gibi, bu şekil de pull-rod süspansiyon kullanılmasının yolunu açtı. Geçen sezon sonundan beri pull-rod’un kullanımının zorlaşacağına inandım ve bunu savundum. Çünkü bulkhead denilen, şasinin ön kısmı da diyebileceğimiz, pilotun bacaklarının içinde olduğu kısım öne doğru alçalmak zorunda olacaktı. Ferrari ise pull-rod kullanabilmek için bulkhead kısmını olabildiği kadar yüksek tuttu ve ön kısımda birden aşağı inen eğimli bir çizgi gördük böylece. Bu form sayesinde de pull-rod kullanmak mümkün hale geldi.

Bunları söylüyorum, çünkü yeterli aero ve mekanik bilgisi olan biri bunları form üzerinden okuyabilir ancak bunlar anlatıldığı gibi kolay şeyler değil ve benim de bilgimin durduğu yerler var. Formdan ötebir çok mekanik sorunla da karşılaşıldığından eminim, ancak bunlar karoserin altında yattığı için hiç birini görmek mümkün değil.

MaccaNose

Diğer takımların mantığını ise Scarbs zaten açıklamıştı, parmak burunlardan bahsediyorum. Burada mantık aslında basit, dikdörtgen bir kesit yerine ortada yer alan ve kuralların belirlediği minimum kesit alanını sunan bir parmak burun yaparak, bu kısmın sağ ve solundaki alanlardan temiz havanın akmasını sağlamak. McLaren aracının burnuna da önden baktığımızda iki tarafındaki boşluklar net olarak farkediliyor zaten. Yine mavi ile gösterdiğim bu alandan temiz hava geçerek aracın altına ulaşıyor.

Farklı olan diğer bir burun tasarımı ise Lotus’a ait ancak bu konuda bir analiz yapmam mümkün olmadı çünkü hem araca ait yeterli fotoğraf yok elimde, hem de sistemi tam olarak anlayamadım. Craig Scarborouh’un ortaya attığı fikir şu yönde, burunlardan biri minimum yüksekliği tutacak biçimde tasarlandı, diğerinde bu yüzden gerek yoktu, diğer burunla kesit alanı gerekli olan minimum alana ulaştırıldı. Ancak buna karşılık neden iki burun yapısı da aynı şekilde tasarlanmadı, neden asimetrik yapı tercih edildi diye sorduğumuzda işler biraz karışıyor. Bu sebepten bir bilgi vermemenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

upmaccabacca

Burunları bitirdikten sonra biraz da McLaren’in arka süspansiyonlarına bakıp bitirelim bu kısmı. Bu yıl difüzör üzerinde bulunan kirişlerin kalkmasıyla oluşan boşluğu süspansiyon kollarındaki flap benzeri yapılar ile doldurmaya çalışıyormuş gibi gözüküyor takım. Ben sistemi net olarak göremediğim için dolayısıyla da inceleme şansım olmadı. Ancak yapılan bazı analizlere göre sistemin çalışma prensibini anlatabilirim. Sistem farklı hızlarda farklı tepkiler vermek üzerine tasarlanmış ve hız etkeni süspansiyon kollarına bağlı. Süspansiyonun hıza verdiği tepki buradaki kanatçıkları etkiliyor diyebiliriz. Araç daha düşük hızlarda, virajlarda ve frenleme esnasında ise flapların arasından hava geçmiyor. Bu bölümden hava geçmemesi sayesinde difüzörün hemen üst kısmındaki alana hava akışı sağlanmıyor ve bu alanda düşük basınç alanı oluşuyor. Difüzörden çıkan hava bu düşük basınçlı alana doğru akmaya başlayacağı için aracın altından geçen ve difüzörden çıkan hava akımı hızlanıyor. Böylece zemin ve difüzörün etkinliği artmış oluyor ve aracın downforce düzeyi artıyor. Yüksek hızlarda ise süspansiyon kollarının tepkileri değiştiği için flapların tepkileri değişiyor ve flaplar arasından hava akmaya başlıyor, böylece downforce düşüyor ve o bölgedeki drag etkisi azaltılıyor, bu sayede aracın ulaşabileceği hız miktarı arttırılıyor. Komplike bir sistem ve ilk bakışta parçaları kopyalamak kolay gibi gözükse de verimli olarak kullanılabilmesi için aracın arka pakedindeki tüm hava akımlarının bu sisteme uygun olarak düzenlenmesi gerekiyor ve aslında o kadar da kolay olmayacaktır. Peki kurallara uygunluğu konusunda ne diyebiliriz; Aslında takımın söylemi bir nebze doğru, sistem tek parça olarak üretilmiş, yani süspansiyon kollarına aero etkiyi arttıran başka kanatlar takıldı gibi bir durum yok. Ancak kurallar net olarak şunu söylüyor, süspansiyon kollarının tasarımı hiç bir aerodinamik avantaj sağlamayacak şekilde olmalıdır. Bu konuda McLaren’in sıkıntı yaşaması muhtemel gibi. FIA sistemi inceleyecektir. McLaren’in, yeni bir sistem kullandığını ve bu süspansiyon sisteminin böyle bir geometriyi mecbur kıldığını kanıtlaması durumunda FIA buna izin verebilir yada McLaren’e ilgili kural gereğince ya bu süspansiyon sisteminin diğer takımların süspansiyon kolları gibi aerodinamik etkisi olmayan kollarla çalıştırmanın bir yolunu bulması gerektiği, yada bunu başaramıyorsa bu sistemle yarışlara katılamayacağı bildirilir. FIA burada nasıl bir tavır alacak, sistem detaylarda nasıl tasarlanmış, bunları bilmek pek mümkün değil. Eğer bu süspansiyon sistemi klasik tasarımlı kollar ile kullanılabilecek yapıdaysa izin verileceğini hiç sanmam. Kullanılamıyor olsa bile yine de FIA, bu sistemi aero avantaj sağlamayacak şekilde değiştirerek kullanmalısın diyebilir.

Motor Racing - Formula One Testing - Day 2 - Jerez, Spain

Jerez testlerindeki analizlerim bu kadar, temelde odaklandığım konu zaten burun tasarımları oldu. Onun haricinde elbette bir çok konu var, ancak oradaki farklar çok az ve aracın CFD verilerine bakmadan ne derece etkili oldukları konusunda bir şey söyleyemem. Zaten burunlar konusunda da hangisinin ne kadar verimli olabileceğini yada olamayacağını yazmadım dikkat ederseniz, analizlerde temel konu tasarım felsefeleriydi ve gözle görülür tek veri bundan ibaret zaten. Ancak diğer takımların farklılıklarını az çok konuşabiliriz.

Örneğin arka paketlerde ve sidepodlarda Ferrari’nin ve Sauber’in bir parça daha dar olmasını ben Ferrari güç ünitesi ve vites kutusuna bağlıyorum. Anlaşılan o ki Ferrari biraz daha iyi paketlenebilecek şekilde tasarlamış güç ünitelerini. Güç üniteleri diyorum çünkü bu yıl güç ünitesi olarak sadece motor yok, çok karışık bir sistem var. Motor, turbo şarj, ERS, MGU falan derken zaten koca bir sistem. Üstelik bu sistemin verimli bir şekilde soğutulması gerekiyor. Eskiden aracın ön tarafında bulunan KERS’in de değişierek arka tarafa gelmesi işleri oldukça karıştırdı. Eskiden yağ ve su pompalarının olduğu kısımda olduğu için bu birimler de farklı noktalara yerleşecek ve kısacası aracın iç kısmı için bu sezon küçük bir kaos yaşandı diyebiliriz.

İşte bu kaos ortamını en iyi çözenin Ferrari olduğunu düşünürken, bu kaos ortamında en büyük darbeyi de Renault ve RBR aldı diyorum. RBR’nin tasarımının yerleşim için çok dar olduğu ve bu sebeple ısınma problemleri olduğu söylendi. Diğer taraftan benzer bir problemi Caterham’ın da yaşamış olması aslında Renault motorunun da pek masum olmadığının bir göstergesi gibi. Ayrıca Renault’nın RBR ile yakın iş ilişkisini de bilmeyen yok sanırım ancak nasıl oldu da motor üreticisi ile ortak çalıştığı takım arasında böyle bir uyuşmazlık çıktı hala anlayabilmiş değilim. Renault’nun her hareketini RBR’ye bildirdiğinen hiç şüphem yok, Newey de her adımı Renault ile paylaşarak kazanım elde edebileceğini bilecek kadar usta bir tasarımcı. Bu ilişkide yolunda gitmeyen bir şeyler olduğuna hiç şüphe yok. Jerez’de 3. gün “bazı” tartışmalar olduğu söylentileri de çıktı zaten. Renault’dan Rob White ve RBR’den Adrian Newey arasında biraz hararetlenme olmuş.

236908

RBR ve Renault sorunları Bahreyn testlerine kadar çözmek istiyor. Yine de şöyle genel anlamda baktığımızda; geçen yıl RBR 2014 aracı için takvimin gerisinde kaldıklarını söylemişti, zar zor buradaki pistlere yetiştirmiş olsalar da testlerin böyle geçmesini beklediklerini hiç sanmıyorum, yine programlarını çöpe atmak zorunda kaldılar ve bu sorunu çözmeye odaklanmaları lazım. Bahreyn’de sorun çözülse bile şimdiye kadar yapılması gereken bir çok iş onları bekliyor olacak ve işleri çok zor. Bahreyn’de sorun çözülmezse RBR için yıkım olabilir. Zaten haftalarca takvimin gerisinde kaldıktan sonra hala büyük bir sorunla uğraşan takımın toparlanması uzun zaman alabilir. Peki bu şampiyonluk yolunda onları engelleyebilir mi derseniz; Şöyle basit bir hesapla hem evet hem hayır. Sezonun ilk yarısında gridde rollerin oturması zaman alacaktır ve çok sürpriz olabilir diye düşünüyorum, hiç bir takım puan farkı açıp gidemez gibi. Bu durumda RBR sezonun ortasında çok iyi bir çıkış yaparsa şampiyonluk şansları olabilir. Ancak sezon başında kaybettikleri bir kaç puanla şampiyonluğu kaçırmaları da elbette muhtemel. Yani ne olursa olsun, şu an hem RBR hem de Renault için işler hiç ama hiç yolunda değil. Renault için “Sarı çaydanlık”(80’li yıllarda sürekli turbo sorunlarıyla yolda kalan ve dumanı tüten sarı Renault araçlarına Sarı Çaydanlık-Yellow Teapot lakabı takılmıştı) geri dönmemiş olsa bile “Lacivert çaydanlık” görebiliriz.

Dayanıklılığın sezonun ilk yarısında önemli olacağının hemen herkes farkında ve Jerez’deki duruma bakarsak motorlar açısında Ferrari ve Mercedes iyi gibi gözüküyor, özellikle de Mercedes. Elbette ilk testlere bakarak sonuç elde edemeyiz ancak ilk sinyaller bu yönde. Mercedes motorlu araçların tur sayılarına baktığımızda rakiplerine göre oldukça iyi bir test haftası geçirdiklerini söyleyebiliriz, yeterince veri toplamak için zamanları oldu. Ferrari kullanan araçların ise neden bu kadar çok tur atmadığını bilmiyorum, özellikle Ferrari takımının hiç bir teknik sorun yaşamadığına dair söylentiler olsa da daha fazla veri toplamamış olmalarında başka bir konu var gibime geliyor. Belki çalışma programlarını çok daha farklı belirlediler, bilemeyiz. Ayrıca Ferrari kullanan 3 takımdan Marussia’nın da ilk gün yola çıktığını ve piste çok geç gelerek önemli 2 günü harcadığını da belirtmek lazım. Ferrari kullanan takımlar olarak aslında Ferrari ve Sauber’i görebiliriz. Mercedes’in ise hem kendi takımıyla, hem McLaren ile, hem de Williams ve Force India ile bu kadar çok tur atabilmiş olması da aslında tur farkını açıklayan nedenlerden birisi.

236920

Ferrari ve Mercedes motorlarından bahsetmişken aslında üzerinde durulması gerektiğini düşündüğüm başka bir detay daha var; Jenson Button ve Lewis Hamilton aracın tepkilerinin geçen yıla göre çok farklı olduğunu ve gücün ani ve yüksek olduğunu belirttiler. Fernando Alonso ise aracın sürüşünün geçen yıla göre çok farklı olmadığını söyledi. Bunlara bakarsak aslında iki motorun da tepkilerinin çok farklı olduğunu anlıyorum. Mercedes motoru tam anlamıyla bir turbo motor gibi, gecikme yaşıyor ve bir noktada aniden yüksek bir güç vermeye başlıyor, Ferrari motoru ise daha yumuşak ivmelenen bir yapıya sahip gibi, atmosferik motorun doğal gücüne benziyor. Ferrari’nin atmosferik motora olan düşkünlüğü ve geçmişteki turbo motorlarının gecikmesinin neredeyse hiç olmadığını, ivmelenmenin yumuşak olduğunu düşününce fikrimce bu olasılık çok yüksek. Benzer yorumları başkalarından da duyunca aslında oldukça emin gibiyim diyebilirim.

Bunların yanında Lotus takımı patronu Eric Boullier’in McLaren’e geçmesi de Lotus takımını biraz germiş olacak ki, McLaren lansmanını biraz sabote ettiler. Twitter sayfasında da bunu pek çok kez dillendirdiler. Ancak beklenen olay gerçekleşmedi ve Boulier takımın başına geçmedi. Bunun üzerine hepimiz Ross Brawn’ın açıklanmasını beklerken onun da emeklilik konusunda ısrarcı olduğunu gördük. Whitmarsh ile yola devam mı, yoksa Ron tekrar takımın başına mı dönüyor, orada hala soru işaretleri var. Ayrıca Brawn’ın önümüzdeki yıl Honda ile McLaren’de yeni bir başlangıç yapabileceği olasılığını da hala küçümsemeyin derim.

236935

Fazla mı uzattık? Sezon arası zaten uzun bir ara vermiştik, biraz telafisi olsun diyelim, aslında çok eksik var ama daha da uzatmayalım. Daha 100 lt ile yarışların tamamlanması ve onu kontrol eden sistemden tutun da, yeni ERS’nin çalışma prensiplerine kadar bir dünya ayrıntı var, onları da sonraki yazılarda ele alalım. Şimdilik Biz de Hulk gibi yarı endişeli bir yüz ifadesiyle Bahreyn testlerini bekliyoruz.

2014 sezonu yaklaşırken böylece açılışı yapmış olduk, umarım sizin için de keyifli bir yazı olmuştur, şimdiden teşekkürler.

Onur Ömer Öztürk

Kategoriler
Köşe Yazıları

Ferrari ve Fernando’nun Akıbeti

   Alonso’nun kontratında başka bir şampiyon pilotla yarışmayacağı maddesi olmasından tutun, McLaren ile anlaştığına varan bir sürü söylenti. Takım içinde durumlar ne, Ferrari-Alonso arasındaki poker oyunu nasıl ilerliyor, kim kazanıyor, ipuçlarına bakıp bir değerlendirme yapalım. Ferrari’nin dertlerinden Alonso’nun dertlerine biraz derinlemesine bakalım ve seçenekleri değerlendirelim.

   Sorun aslında geçen yıl ortada yoktu, takım çok uyumlu ilerliyordu ancak ne olduysa bu yıl kıyamet koptu. İki tarafın ayrılığı konuşuluyor ve iddialar oldukça gerçekçi temellere dayanıyor gibi gözüküyor. Her iki tarafın da birbirinden hoşnut olmadığına dair ipuçları var. Peki ama neden bu noktaya gelindi, sorun nereden çıktı, kim neden rahatsız, işte bunları sırasıyla ve detaylı incelemek gerekir.

   Alonso için sorunun ne olduğu aslında bariz, takıma katıldığı günden bu yana yeteri kadar hızlı bir araca sahip olmadı. Geçen yıl bir kaç kez pürüz ortaya çıkmış olsa da kimse sorunun büyük olduğunu düşünmedi, açıkçası ben de düşünmedim, herkes Alonso’nun kariyerini Ferrari’de tamamlayacağından emin gibiydi. Ancak kariyerinin sonlarına gelmiş olan Alonso son bir şampiyonluk daha istiyor, bunu da Ferrari’de başarıp başaramayacağı konusunda şüpheleri var. Geçen yıl araçta 4-5 yarış boyunca doğru düzgün bir güncelleme olmadığından yakındı. Bu yıl ise yakınmalar oldukça farklı boyutlarda, kapalı kapılar ardında cam çerçeve indirmenin ötesinde, takım telsizinden çıkan sesler “Aptalca” bir şeyler olduğunu gösteriyor. Alonso’nun daha fazla sabrı kalmadığı açık, artık bir şeylerin değişmesi gerektiğinden çok, başka bir takıma gitmeyi ciddi ciddi düşünüyor olmalı. Tabii ne düşündüğünü bilemeyiz ancak masadaki kartlardan birisi olduğunu da unutmamalıyız, karşımızdaki pilot Alonso olduğu zaman her zaman masada olması gereken bir kart. Alonso hırslı ve hatta bence fazla hırslı biri, işte bu yüzden şampiyonluk için takım değiştirmekten çekinmeyebilir.


   Tabii durum sadece Alonso için değil, Ferrari için de belli noktalarda haklılıklar içeriyor. Ferrari son yıllarda çok mücadeleci olamadı demek bence haksızlık da olacaktır aynı zamanda. Çünkü Alonso’nun son 4 yılda 3 defa son yarışta şampiyonluğu kaçırdığı düşünülürse bir şekilde bu başarıya ulaşabilmesi için yeteri kadar iyi sahip bir araç varmış ortada diyebiliyoruz. Elbette araçlar şampiyonluk kazanmak için yeterli hıza sahip değildi ancak mücadeleci olabildiler. Geçen yılı göze alırsak, Ferrari neredeyse orta grupta yarışacak durumdaydı diyebileceğimiz kadar yavaşken, son yarışta Alonso’nun şampiyon olma şansı bile vardı. Bunun sebebini herkes Alonso’nun muhteşem performansı olarak görür ve haklılardır da, ancak unutulan nokta şudur; Geçen yıl Alonso şampiyonluğu alsaydı kazanan Alonso değil, kaybeden Vettel olacaktı. Geçen yıl asıl mesele RBR’nin sorunlarıydı ve Alonso’nun son yarışa kadar mücadele edebilmesinin sebepleri arasında Ferrari’nin muhteşem dayanıklılığını unutmamak lazım. Alonso aracın limitlerini sürekli zorlamasına karşın araçta hiç bir problem olmaması önemli bir ayrıntıdır.

   Ferrari’ye kızabilirsiniz, çünkü hız olarak RBR’ye karşı çok yavaş kalmıştır, doğrudur. Bir çok sebep de ararsınız altında, ancak Ferrari’nin durumlar karşısında attığı adımları ben doğru buluyorum. 2010 yılında kaybedilen sezon sonrası önemli değişiklikler yaptılar, bazı değişiklikler fazla bile oldu diye düşünüyorum, Costa gibi bir mekanik dehasının gönderilmesi ne derece mantıklıdır? Takım strateji konusunda uzman isimlerle anlaştı vs. Kötü geçen 2011 sezonunda aero bölümünde değişikliğe başladılar, takımda yine personel değişiklikleri devam etti, gelişme sürdü. Rüzgar tünelindeki hata gözden kaçtı bu sırada, 2012 sezonu başında tüm takım neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Sezonun ortasına gelindiğinde anlaşıldı ki, aracın şasisi tasarlanırken rüzgar tünelinden gelen verilerin tamamı yanlıştı, araç yanlış tasarlanmıştı, geri dönüşü yoktu ve sezon sonuna kadar da yapılacak hiç bir şey kalmadı. Bu sebepten sürekli ön kanatlar gördük güncelleme olarak, aracın gövdesi üzerinde yapılacak hiç bir şey yoktu. Takım rüzgar tünelini de yeniledi. Her yıl farklı sorunlar yaşadılar ve sorunlara sürekli çözüm ürettiler, yeni sorunlar çıktı. Kimse takım görevini yapmıyor diye suçlayamaz, kızabilirsiniz ama takım görevini her zaman yaptı. Kadroların güçlendirilmesi hala devam ediyor, bu yıl da takıma Allison katıldı, Ferrari bu açıdan doğru adımlar atmaya devam ediyor. Kısacası Alonso, takım görevini yapmıyor diyemez, takım elinden geleni yapıyor.


   Buraya kadar her iki tarafın da haklı yönleri böyle, tabi teknik olarak haklı yönlere sahip olmak tek başına ne ifade eder bilemem ancak bilinen bir şey varsa, bu nedenler iki tarafın iyi geçinmesi için yeterli olmamış. Tabii ki sorunu çok net olarak göremiyoruz, çünkü Ferrari geleneği olarak kol kırılır, yen içinde kalır felsefesiyle olayların çoğu aslında kapalı kapılar ardında yaşanıyor. Dominicali de bundan bahsetti zaten, onlar bunu oturup konuşmuşlardır, hatta bana sorarsanız bu bir kaç defa konuşulmuştur. Tabii konuşmak ne derece çözüm getirdi bunu bilmek imkansız. Sonuçta takım elinden geleni fazlasıyla yapıyor, sorunlara çözüm üretiyor yada çözüm üretebilecek birini takıma katıyor. F1’de yatırımların meyvesini hemen almanız pek mümkün değil, bu yüzden de Alonso’nun sabretmesi gerekir. RBR’nin Newey ile anlaşmasını düşünün, bu yatırımın meyveleri de hemen gelmedi ama sonuç ortada. Tabii bir de şu var; burası F1 ve yatırımların her zaman meyve vereceğinin de bir garantisi yok, bir anda rakipleriniz çok daha iyi çözümlerle gelir ve sizi mağlup ederler. Diğer taraftan da Alonso artık kariyerinin sonlarına yaklaştığını çok iyi biliyor, bu yıl geçen yıla oranla performansı o kadar da parlak değil, ayrıca arkadan gelen Hulkenberg gibi yetenekli pilotlar olduğunun da farkında ve Ferrari onlarla ciddi anlamda ilgileniyor. Ayrıca Ferrari akademisinden gelen Bianchi de ilk yılında iyi iş çıkarıyor, tüm bunlar Alonso üzerindeki baskıyı da arttırırken, önümüzdeki yıl için Kimi ile anlaşılması ise bambaşka bir soru işareti yaratıyor.

   Kimi’den bahsetmişken, medyada çıkan bazı ilginç şeylere de hafifçe değinmek gerekir. Bana çok gerçekçi gözükmese de masada bulunan kartlar arasında yer aldığı için bahsetmeden geçmemek lazım; Alonso’nun kontratında başka bir şampiyon ile yarışmayacağı maddesi olduğu söyleniyordu. Takımın Kimi ile anlaşması bir şekilde Alonso için, ister gider ister kalırsın, biz işimize bakarız anlamına da geliyor olabilir dendi. Bu tür bir hamle yapılır mı, çok ihtimal vermesem de yapılabilecek bir hamle. Bütün umutlarınızı bağladığınız pilotunuz mızmızlanıyorsa aslında çok da mantıklı bir hareket olacaktır. Ferrari bu şekilde Alonso’nun elindeki kozu ortadan kaldırma yolunu tercih etmiş olabilir ancak yine de çok gerçekçi diyemem. Benim anladığım kadarıyla Ferrari Alonso’nun ayrılma ihtimaline karşı Kimi’yi bir önlem olarak takıma kattı. McLaren-Hamilton ayrılığından sonra McLaren’in yıldız denilebilecek cinsten bir pilota sahip olamaması onların itibarını ve popülerliğini biraz sarstı, Ferrari aynı pozisyonda olmayı istemeyecek bir takım, onlar her zaman takımda bir yıldız isterler.

   Peki Alonso ne yapacak, devam mı tamam mı? Sanırım 2014 sezonu bunun belirleyicisi olacak. Ferrari 2014’te şampiyonluk için favori takımlardan biri haline gelirse, iyi bir araç ortaya çıkarabilirse Alonso Ferrari kariyerine devam etmeyi tekrar düşünebilir, bence düşünmeli de. Yine de tek etken elbette araç değil, Kimi ile nasıl bir ilişkileri olacak bu da önemli bir soru işareti diyebiliriz. Hamilton ile ne tür sorunlar yaşamıştı hepimiz az çok biliyoruz, Alonso takımda kendisi kadar güçlü biri olunca huysuzlanan biri, takımda lider olmayı seviyor ve sürekli kazanan olmak istiyor. Podyumun en tepesinde olmadığı zamanlarda bile ihtiyacı olan şey takım arkadaşını geride bırakmış olmak. Alonso’yu şimdiye kadar motive eden şeyin de bu olduğunu düşünüyorum; hızlı bir aracı olmadığı için kimse onu suçlamadı çünkü her zaman takım arkadaşı Massa’nın önünde yer aldı. Kimi takıma katıldığında onun arkasında kalırsa Alonso’ya olan inanç kaybolmaya başlar ve bu Alonso’nun hiç istemeyeceği bir şey. Böyle bir durum olursa kızgın bir ispanyol boğasına dönüşmesi kaçınılmaz hale gelecek ve sezon içinde bile kellesinin gitmesi ihtimali doğabilir, unutmayalım ki bahsettiğimiz takım Ferrari. Ferrari dizginleyemediği bir pilotun kellesini almakta ün yapmış bir takım. Bu kartı da masada bulundurmak lazım, hele ki durumundan memnun olmayan Hulkenberg gibi bir adamın sezon ortasında Ferrari’ye asla hayır demeyeceğini biliyorken.

   Alonso-McLaren ilişkisi bağlamında bakalım biraz da konuya. Alonso’nun kısa Macca macerasında yaşadığı sorunların pek çok yönü var elbette ama Alonso’nun en büyük husumeti Ron Dennis’le diyebiliriz sanırım, çoğu kişi bu konuda hem fikir. Ron Dennis’in artık orada olmayışı aslında bu ilişkiyi de güçlendiren bir etmen. Ayrıca Macca’nın bir süperstara hiç olmadığı kadar ihtiyacı varken Alonso onlar için çöldeki vaha. Her iki taraf için de işler olumlu görünüyor. Tabii bir de Honda’nın özellikle Alonso’yu istediğine dair söylentiler var ki, Honda-McLaren ilişkisi için de Alonso’nun takıma katılması bir artı olacaktır. Bunların haricinde Alonso için bireysel başka bir konu daha var; McLaren’e gittiğinde takıma liderlik edeceğini biliyor, tüm takım onun etrafında toplanacak ki, bu da tam Alonso’nun sevdiği çalışma şekli. Ferrari’de de bu şekilde çalıştı ancak Kimi’nin gelmesiyle durum nerelere varacak, orası belirsiz. 2015’te Alonso McLaren’e geçerse yanında büyük olasılıkla Magnussen olacak ve takımda liderlik için böylesine genç bir pilotla mücadeleye girmesine gerek kalmayacağını düşünüyorum. Hamilton örneği bunun tersini gösteriyor olabilir ancak tekrar yaşanacağını hiç sanmıyorum, hele ki Alonso aradan geçen yıllarda kendini daha da geliştirmişken.

   Peki liderlik konusu açılmışken, Ferrari’de Kimi’nin gelmesiyle neler olur, biraz da 2014 sezonu için yaşanabileceklere göz atarsak; Kimi lider olma meraklısı biri değil, o sadece takımda işini yapar, aracı kullanır. Yarış bitince pisti terkeder, boş zamanlarında dondurma-kola ritüeli yapar, çok fazla konuşmaz. Bu özellikleriyle Kimi aslında Alonso için bir tehdit değil, en azından takımda liderlik açısından. Kimi neredeyse hiç fabrikaya gitmeyecek, hiç çalışmayacak bunları biliyoruz ancak Kimi zaferler kazanmaya başlarsa takımda bir çok kişinin de sempatisini kazanacağı gerçeği ortada, hele ki Alonso onun gerisinde kalırsa neler olur düşünemiyorum bile; Takımla çalışmayan ve araç kullanmaktan başka hiç bir işi umursamayan biri geliyor ve sizin beraber çalıştığınız pilotu mağlup edip yıllardır almaya çalıştığınız zaferleri kazanıyor, takım çalışanları mutlaka bu adamı sevecektir ve Alonso’nun pabucu dama atılabilir. Belki içten içe son yarışlarda kaybedilen şampiyonluklar hatırlanıp, belki Kimi olsaydı şampiyonduk bile denilecektir. Biliyorum bu senaryolar şu an çok uzak, ama şunu anlatmak istiyorum; Yıllarca lider olarak görülen adamlara bir anda sırt çevirmek aslında çok kolay, insan karakteri bazen çok acımasız olabiliyor. Bu pekala Alonso’nun başına gelebilir ve elbette o yüzden masadaki kartlardan birisi de bu.

   Şimdi kısa bir özet geçersek; Alonso önümüzdeki yıl iyi bir araca sahip olursa; ya takımda kalmayı düşünecek ya da Kimi veya takım ile sorun yaşayıp ayrılmayı seçecek. Liderlik konusunda sıkıntı yaşaması pek muhtemel değil ama Kimi’ye mağlup olursa takım Kimi’ye daha fazla saygı duymaya başlayabilir ve sıkıntılar doğar. Tekrar kötü bir araçla karşılaşması durumunda zaten başka takıma gitmesi kaçınılmaz olacak gibi. Alonso’nun ayrıla ihtimalini %75 olarak görüyorum, belki de %80. Bu ayrılık pek çok bahane var ancak kimse suçlu değil. Ferrari iyi bir araç üretemedi, ancak elinden gelen bu kadardı, son yıllarda o kadar çok sorun yaşadılar ki. Alonso çok fazla mücadele etti, insanüstü bir performans sergiledi geçen yıl, ancak artık bıkmış gözüküyor ve bu yıl performansı o kadar parlak değil, ayrıca çok fazla sorun çıkarmaya başladı. Bunların da birleşiminden çıkan sonuç karşımızdaki tablo.

   Ferrari Alonso’yu gönderirse ne kaybeder, sanırım en iyi pilotlardan birini kaybetmesinin yanında güzel de bir sponsoru kaybeder ancak konu Ferrari olunca ve takımın başında da Dominicali gibi bir finans dahisi olunca Ferrari’nin sponsordan yana sıkıntısı olacağını hiç sanmam. Alonso boşluğu kolay kolay doldurulacak biri değil ancak biraz da gerçekçi olursak, kariyerinin sonlarına yaklaşıyor, 2015 olmasa bile 2016 sonunda takımın zaten yollarını ayıracaktır, sadece 2 yıl erken olur Alonso’nun ayrılması, bu süre içinde Kimi durumu elbette rahatlıkla götürebilecek bir pilot ve Hulk da onun yanında çok iyi çıkarabilecek kaliteye sahip gözüküyor. Alonso için kayıp ne olur, Ferrari iyi bir ekip kurdu, Alonso gittikten sonra Ferrari kazanmaya başlarsa Alonso kariyerinin sonlarında kazanacağı bir şampiyonluk kaybedebilir, tabi F1’de dengeler hiç belli olmaz, varsayımlara dayanıyoruz.

   Ferrari önümüzdeki yıllarda başarılı olur yada olmaz, kural değişikleri ve motorların değişimi ile dengeler alt üst olacak, orası kesin. Bu Ferrari’ye nasıl yansır bilinmez ama Alonso için doğru takımda olmak demek, son bir şampiyonluk daha yaşayabilmek demek, kararını verirken dikkatli olacaktır. Herkes için doğru olan neyse o karar verilecektir, mutlu olmayan bir pilot yada takımın başarılı olması çok daha zordur.

   Şahsi görüşüme gelirsek; Alonso’nun Ferrari’den ayrılmasını tercih ederim. Hulk o koltuğu hakediyor ve artık zamanı geldi. Alonso bu yıl yaptığı saçma çıkışlarla benim gözümde o koltuğu kaybetti bile, hayırlısı diyelim…

Onur Ömer Öztürk

lolipopadam.blogspot.com

Kategoriler
Sizin Köşeniz

Türkiye'de Formula 1'in Sorunları – Bölüm 4 – Devlet Desteği

 Yazı dizisini artık bitiriyoruz ancak bu son yazıyı yazmak benim için hiç kolay olmadı, 2-3 haftadır yazdım, sildim, düzelttim… Bazı konularda çekincelerim oldu en başında, artık yok, rahat rahat yazacağım.

   Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca pek çok hükümet gördük ama görmediğimiz tek şey, spora ve sporcuya verilen saygı ve destek oldu. Spora saygı ve destek olmayan bir ülkede biz sporu konuşmaya ve desteklemeye çalışıyoruz, kolay bir iş değil. Son dönemde olanları da düşünürsek işler daha da zor. Her ülke kendine göre spor politikaları uygular, gerek tesisleşme olsun, gerek sporcu yetiştirme olsun, sponsorluklarda ve spora yapılan yatırımlarda vergi indirimleri vs. gibi politikalarla ülkeler sporda başarı için belli adımlar atarlar. İşte bizim ülkemizde fark da bu, bizim hiç politikamız yok. Vakti zamanında Turgut Özal’ın bir politikası vardı, devşirme sporcular getirmeye başladı, Naim Süleymanoğlu’nu bu sayede tanıdık. O politika biraz olsun yürütülmeye çalışılıyor ama başarılı da olunamıyor. Zaten bu politika ile biz balık tutmayı da öğrenmiyoruz, hazır balık gelsin diye bekliyoruz, daha çoook bekleriz. Türk asıllı futbolcular bile Türkiye milli takımı yerine Almanya ve başka ülkelerde devam etmeyi tercih ediyor, neden diye bir sormak lazım. Kendi sporcumuzu yetiştiremiyoruz, aciziz.

   Öncelikle sporcu yetiştirme programlarından ve antrenörlerden konuya girelim. Ülkemizde hangi dalda olursa olsun sporcu yetiştirme programı diye bir şey yok. Sporcularımızın profesyonel eğitim alacağı kurumlar nereleri diye sorduğumuzda tek cevap olarak beden eğitimi ve spor yüksekokulları aklımıza geliyor, bir de liseleri var ancak onlar da çok yaygın değil. Beden Eğitimi ve Spor yüsekokullarının da mezunlarının çoğunun sporcu değil de okullarda beden eğitimi öğretmeni olduğunu hepimiz biliyoruz. Sporcu olabilmenin tek yolu spor kulüplerinden geçiyor. Genç yaşta biraz başarısı olan gençler biraz da şansla bir kulüp çatısında eğitim alabiliyorlar ancak bu yol bile çok güven vermiyor, eğitimi yarıda kesilerek kulüpten ayrılmak zorunda kalan pek çok sporcu var, en küçük bir sakatlıkta kulübün artık işine yaramadığı için sporcu yüzüstü bırakılıyor. Burada kulüplere de çok yüklenmemek lazım, çünkü onların da ekonomik dengeleri çok hassas, özellikle futbol dışındaki dallar için konuşuyorum. Onlar da başarı getiremeyecek durumdaki sporcu ile anında yollarını ayırmak zorunda kalıyorlar. Messi’nin gençliği Türkiye’de olsa anında gönderilirdi desem sanırım ne demek istediğimi anlarsınız.

 


   Sporcular bir şekilde kulüp çatısı altına girse bile orada da antrenörlerin ne kadar yeterli olduğunu sorgulamak gerekiyor. Türkiye’de kaliteli bir spor eğitimi verecek yetilere sahip antrenör bulmak gerçekten çok zor, buna futbol ve hatta Türkiye’nin büyük futbol kulüpleri bile dahil, doğru teknik altyapı, taktik bilgisi, kondisyon uzmanlığı yok. Antrenör demek, sporcu çalışırken başında bekleyecek adam demek Türkiye’de. Gerçek bir spor eğitimi yok. Dolayısıyla da sporcunun çok başarılı olmasını beklememek lazım, Türkiye’de belki yüzlerce dünya çapında başarılar kazanacak potansiyele sahip sporcu var ancak onların başarılı olmasına en büyük engel eğitim.

   Antrenörlerden bahsetmişken, antrenörlerimizin ne kadar “muazzam” olduğuna bir başka örnek daha vermek isterim, doping konusu. Sporcularımızın bu konudaki kötü şöhretini herkes biliyor, ancak işin biraz derinine inersek bu doping konusunda bir diğer sorumlunun antrenörler olduğunu görüyoruz. Sporcuya zihinsel olarak bunu empoze eden bir çok antrenör olduğunu biliyorum, sporcular kendini geliştirdikçe gelişimleri yavaşlar doğal olarak, bu noktada antrenörlerin ne yazık ki tutumu şu oluyor; sen bu seviyeyi daha fazla ileriye taşıyamazsın, zaten bunun ötesine geçenler hep dopingle yapıyor, yoksa o derecelere ulaşılamaz. Antrenörler de bunu bilinçli olarak yapmıyor, belli bir seviyeden sonra sporcunun daha da iyi olabileceğine gerçekten inançları yok. Çünkü meslek yaşamları boyunca daha iyisiyle çalışmamışlar ve öğrencilerini de bundan daha öteye taşıyamamışlar, onların da zihniyeti bu yönde. Tabii tüm antrenörler için konuşmuyorum ama bu tür kişilerin var olduğunu biliyoruz, sporun içindekiler bunu daha da iyi biliyor.

   Konu sadece bunlarla da sınırlı değil, sporcu yetiştirme programlarımız yok, sporcu yetiştirecek antrenörlerimiz de yok, bunun yanında bizim sporcularımızın çalışacağı tesislerimiz de yok. Tesisleşme konusuyla devam edelim, bir taraftan da motorsporlarına yavaş yavaş girmeye başlayalım.

   Türkiye’de tesislere gerek olmadığına inanır sürekli devlet adamları, ne gereği var o kadar parayı tesise yatırmaya, gidip AVM yapmak dururken, değil mi ama. Kulüp çatısı altında olanlar kulübün tesisleri varsa onlarla bir şekilde idare etmek zorunda, geri kalanı saldım çayıra mevlam kayıra. İstanbul dahilinde bazı tesisler var, ne kadar aktif kullanıldığı hakkında bir fikriniz var mı peki? Mesela Olimpiyat köyü var Ataköy’de, bilmem hiç gittiniz mi, oldukça kullanışlı bir tesis, pek çok dalda sporcu işin yeterli. Geçen yıl yeni eklemeler de yapıldı. Peki sporculara sorsak, ne kadar aktif olarak o tesisi kullanabiliyorsunuz diye, neredeyse hiç. Boş boş yatıyor koca tesis, halbuki orasının her gün kullanılması lazım, bu kadar tesis eksiği varken var olan tesislerin fazlasıyla dolu olması lazım, ama boş. Peki bu tek örnek mi, değil.

 


    Biz tesisleri hiç bir zaman kendi sporcularımız için yapmayız, o yüzden tek örnek değil, o yüzden o tesisler dolu olmaz. Olimpiyatı alacağız dedik, Olimpiyat Stadı yaptık, Olimpiyat Köyü kurduk. Kış olimpiyatlarını aldık, Erzurum’da koca bir tesis inşa ettik, şimdi ne durumda? Ne yazık ki bir gencimiz orada bir kaza geçirdi ve artık aramızda yok, koca koca haberler yapıldı, tesis güvenli değil dediler, şimdi boş yatıyor. Tesis güvenli mi, aslında güvenli. Sadece bir kaç küçük değişiklik yapılması gerekiyor, ki zaten kazanın da sebebi tesisten kaynaklı değil, oradaki yetkililerin ihmali. Akdeniz Olimpiyatlarını aldık sonrasında, şimdi o tesisler ne durumda bilen var mı? Bunlardan bir sürü sayabiliriz, tesisleri yapıyoruz, sonrada üzerine kilit vuruyoruz. Bunun bize en yakın örneği de İstanbulPark. Koca tesisi işletemedik, sonra ne oldu, boş kaldı. Allahtan biri çıkıp tesisi kiraladı, yoksa biz orada bir daha organizasyon yüzü göremezdik hükümete kalsak.

   Motorsporlarına dönüp baktığımızda tesisler ne durumda acaba, yada tesis mi var? Türkiye’de 3-5 pistin haricinde doğru düzgün pist yok. İzmit Körfez pistini bilirsiniz, yıllardır aynı. İzmir’de var yine, ona da yeni diyemeyiz, Ülkü yarış pisti. Bunlara ek olarak bir kaç drag pisti, otokros pistimiz var, ralli parkurlarına tesis diyebileceğimiz hiç sanmıyorum. En son yapılan tesisimiz İstanbulPark, onun da durumu ortada zaten, F1 gelecek diye yapıldı, onu da yüzümüze gözümüze bulaştırdık, aferin sevgili devlet büyüklerime.

   Peki neden Formula 1 Türkiye’de yapılmıyor, bunu da biraz irdelemek gerekiyor. Efendim şöyle ki, biz bu işe girdiğimizde 7 yıllık bir sözleşme yaptık, yıllık ödenene ücret de 13.5 Milyon dolardı. Bu fiyat oldukça uygun bir fiyat, bazı ülkelerde bu rakam 40 Milyon $ seviyelerine çıkıyor. 7 yıllık sözleşmenin ardından Bernie Ecclestone Türkiye’den yarış karşılında yıllık 26 Milyon $ gibi ortalamanın biraz altında bir rakam istedi. Hükümet ise bunun çok büyük bir yük olduğu bahanesiyle geri çevirdi. Sebep olarak pistin çok zarar etmesi gösterildi. Doğru, pist çok zarar etti ve benim yazılarımı eskiden de takip edenler şunu çok iyi bilir; bu zararın tek sebebi yine devletti. Pist işletmekten anlamayan bir kuruma verilen pist, yılda bir kez kullanıldı, İstanbul Ticaret Odası ticaretten o kadar iyi anlıyordu ki, pisti pazarlayamadı. Yıl boyu sürekli bakım masrafı ödenen ve doğru düzgün tek aktivitesi Formula 1 olan bir pistin başka geliri olmayınca büyük zararlar ortaya çıktı elbette. Yine de hükümet bazı şeyleri anlamamakta ısrar etti ve Formula 1 sayesinde elde edilen toplam gelir göz önüne alınmadı. Gelen turistin getirdiği dövizden, ekonomik canlanmaya etkisine kadar, yarış izlemeye gelenlerin İstanbul’u tanıması ve dünyanın heryerine Türkiye’den çeşitli görüntülerle İstanbul’un turizm potansiyelinin artmasına kadar her şey gözardı edildi. Tabi sonrasında bunun ikinci perde var.

 


   Devlet pisti kiraya verdikten sonra Vural Ak burada Formula 1 düzenlemek istedi, 26 Milyonluk rakamın yaklaşık 20 Milyon $ dolaylarına çekildiğini duyduk, devletten de eskisi gibi 13 Milyon $ ödenmesi istendi, yani Başbakanın dediği gibi ülkemiz kazıklanmayacaktı, aynı parayı ödeyecektik, yine de hayır cevabı geldi. Bernie Ecclestone ile görüşmesi için FIA galasına beklenen başbakan tabii ki gelmedi. Kiraya verildiğini ve artık o tesisten devletin sorumlu olmadığı bahanesini ortaya sundu. Ancak çok iyi biliyoruz ki F1 sadece bilet geliri demek değildir, başbakanın da dediği gibi “alırsın verirsin, ekonomiye can verirsin” ama başbakan kendi sözünü unutmuş olmalı, reddetti. Vural Ak nasıl olursa olsun bu yarışı yapmak istediğini sertçe söyledi, ama bu sefer de yanıt başka bir yolla geldi, TOSFED tehdidi. TOSFED bir bildiri ile, Türkiye’de yapılacak her türlü yarış organizasyonu için onlardan izin alınması gerektiğini “kibarca” hatırlattı, açık bir tehdit demek daha doğru. TOSFED’in özerk de olsa bir devlet kurumu olması ve Başbakanın tavrından sonra onların da bu tehditle gelmesi şaşırtıcı değil. Tabii hazır lafı açılmışken, bir de TOSFED var.

   Vakti zamanında eski bir bürokratımızın da açıkça söylediği gibi, Türkiye’de federasyonlar devletten para alıp bir şey yapmayan kurumlardır. Temel bir kaç görevini yerine getirir ancak sorumlu olduğu işle ilgili hiç bir büyük atılım olmadığını görürsünüz, TOSFED için de aynısını söylemek mümkün. Yarışları düzenlerler, gözlemciler görevlendirirler, konuşurlar tartışırlar ama hiç bir gelişme olmaz. TMF için de aynı tartışmalar olmadı mı, Vural bey onlarla da kavgalı, gözlemci göndermek istemediklerini belirttiler, sebebi bilinmez. Geçenlerde yarışta da olay daha tatsız hale geldi, Vural bey de aynı terbiyesizlikle TMF yetkililerini pistten uzaklaştırdı. Türkiye’nin en büyük ve gelişmiş pistinin işletmecisi ile federasyonlar birbirine girmiş durumda, biri yarış yapacağım, ben niye kira ödüyorum diyor, diğeri tehdit ediyor, öbürü de federasyon yetkililerini kovuyor, hey benim güzel ülkem, ne hallerdeyiz. Ben burada bu haklı, bu haksız demiyorum, tümden her şey yanlış, bunun siz de farkındasınızdır umarım. Biri organizasyon yapmak istiyorsa, federasyon buna destek vermeli, yoksa motorsporları nasıl gelişecek sorarım. Diğer taraftan pist işletmecisi de federasyonla konuşmadan; Ben bu yarışı bir şekilde yapacağım, diyebiliyor. Bir federasyon nasıl olur da, gözetmen göndermiyorum diyebiliyor yada bir işletmeci nasıl oluyor da yetkileri özel güvenlik görevlileri vasıtasıyla pistten uzaklaştırıyor. Uzlaşmaya ilk adımı atacak olanın federasyonlar olması gerekmez mi? Peki o bahsi geçen TOSFED’in yönetimi şimdi ne oldu? İstifa ettiler, sebebini de eski başkan açıkladı; Koltuk kavgası. Federasyon içinde belli grupların lobileriyle başa geçtiğini, sonra da onlar yüzünden istifa ettiğini açıkladı, en azından gider ayak doğrusunu yaptı, böylece federasyonun da ne işler için kullanıldığını gördük. Zamanında konuşan bürokratımızın dediği de doğrulanmış oldu, birileri bu koltuktan rant elde ediyor, ötesi yok.

 


   Devlet kurumlarının bu işleri ne şekilde yönettiği ortada, Spor bakanı da sporda neler olduğundan habersiz. Rant için oturulan koltuklar olduğu sürece böyle de devam edeceğiz. Peki ya Formula 1 için ödenmesi gereken 26 Milyon dolar için “kazık” diyen başbakan ne yapıyor? Efendim kendisi geçen ay Buenos Aires’te olimpiyat peşinde koşuyordu. E tabi olimpiyat 26 Milyon dolar tutmuyor, altı üstü 4 Milyar dolar harcayacakmışız. Olimpiyatla Formula 1 aynı mı derseniz, Olimpiyat en çok izlenen spor organizasyonu, onu takip eden de Formula 1. Olimpiyatı bir kez yapıyorsunuz, Formula 1’i her yıl yapıyorsunuz, fark bundan ibaret, yani olimpiyatla bir seferlik kazanç, Formula 1’le her yıl kazanç, akla mantığa hangisi uygun geliyor, tabii ki Olimpiyat değil mi başbakanım, siz çok zekisiniz. Olimpiyatları küçümsediğimi falan düşünmeyin, büyük saygım var, orası ayrı. Sadece mali olarak hesaplara düşen hükümete mali olarak hangisinin uygunluğunun derdindeyim, yoksa ben de isterim Olimpiyat gelsin, ama gelmedi.

   Neden gelmedi olimpiyat, işte o yazının en başında yazdıklarım yüzünden gelmedi. Sporcu yetiştirmiyoruz, spor kültürümüz yok, spor politikamız yok, tesisler yetersiz… Olimpiyatı alacaksanız eğer, her şeyden önce sportif bir argümanınız olacak. Biz sportif olarak bir şey sunamıyoruz, doping konusunda zaten sınıfta kalmışız, İstanbul’un tarihi güzelliğiymiş, İslami devletmiş gibi argümanlar olimpiyatta iş yapmaz, sportif bir değeri yok, olimpiyat komitesi de benim gibi düşünmüş olacak ki, onlar da İstanbul’u seçmedi. Biz önce bir politika belirleyelim, adımlar atalım, sonra olimpiyat da gelir, siz rahat olun. Olsa mıydı, keşke olsaydı. Tesisler yapılacak, 4 milyar dolar harcanacak, sonra tesislere yine kilit vurulacaktı, bunları biliyorum ancak mecburen de olsa İstanbul’un ulaşımına çözümler getirilecekti, engelliler için koşullar iyileştirilecekti, kente de bazı artıları olacaktı, belediye bunları yapmayacak biliyoruz, bir umut belki olimpiyat yapar diyorduk, o da yalan oldu.




   Toplamda bakınca sadece motorsporları değil, spora genel bakışı da işlemiş olduk böylece. Eleştirileri siyasi algılamayalım, burada konumuz isimler veya siyasi görüşler değil, başında da dediğim gibi, çok siyasi sistem geldi gitti, sporcunun boynu hep bükük, değişen bir şey yok. Ancak son dönem iyice dibe vurduk. Spor programları siyaset konuşulan mecralar oldu, sporcuya bakıyorsun, hükümete yakın olanlara teşvikler, diğerlerine üvey evlat muamelesi. Kulüp başkanlarından biri çıkmış diyor ki, şu kulüple olan maçta fazla prim vereceğim, yayıncı da belli dakikalarda sesi kesiyor. Spor tamamen siyasete batmış durumda, yazık. Belli taraftar grupları ile hükümetin sorunları olabilir, onların sorunudur, sporsever bu kavgaya niye bulaştırılıyor peki? Neden bu baskı, neden sporun tamamı siyasete alet ediliyor, ben bunu anlamıyorum. Yıllarca ülkenin spor politikası olmadı, yıllarca başarılı sporcular yetiştiremedik, ama bu sefer hükümet ne yazık ki sporu en dibe sürükledi, gerçekten yazık. En azından sporu rahat bıraksınlar, madem bir destekleri yok, köstek de olmasınlar spora. 

Bunca kötü gelişmeye rağmen arada sırada güzel şeyler de olmuyor değil. Mesela Volkan Işık bir akademi açtı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa Kampüsünde hem gençlere eğitim veriyor, hem de biraz eğlence isteyen gençler için harika bir yer. Karting için güzel bir pist, araçlar çok güzel. Bunun yanında sürüş eğitimi almak isteyenler için de seçenekler var, siteyi bir ziyaret edin derim;  http://www.volkanisikakademi.com/

   Ayrıca İstanbulPark’ta da bazı hareketlenmeler var, emin değilim ama sanırım onlar da bir akademi açtılar, sportif anlamda bir akademi mi, yoksa sadece sürüş teknikleri dersleri mi var bilmiyorum, ilgilenenler bir zahmet araştırsınlar derim.

 


   Böylece yazı dizisinin de sonuna geldik, çok ara verdik uzun sürdü ancak olabildiğince yazmaya çalıştım. Sorunlar elbette bu kadar değil, daha neler var ancak konular çok karışık, 4 ana başlıkta elden geldiğince değindik. Umuyorum bir gün gelir de bu tür yazılar hiç yazılmaz, biraz uzak görünüyor ama olsun. Okuyan ve yorum yapan herkese çok teşekkürler.

 

Onur Ömer Öztürk

 

Kategoriler
Sizin Köşeniz

Türkiye'de Formula 1'in Sorunları – Bölüm 3 – Özel Girişimler

  3 aylık bir yaz tatilinin ardından pek çok gelişme var ve hayır, konumuz Kimi’nin Ferrari’ye geçişi değil. Aslında bunu yazmak için biraz daha zamana ihtiyacımız var ve öncelikle yarıda bırakmak zorunda kaldığımız diziye devam edelim. Biraz geç oldu biliyorum, bunun için üzgünüm ve herkesten özür diliyorum.

  Konumuz Formula 1 ve motorsporlarının Türkiye’de yaşadığı sorunlar ancak bu yazımızda iş biraz bunun dışına taşabilir. Özel yatırımcıların sadece motorsporlarına değil, neredeyse hiç bir spora yatırım yapmaması büyük bir sorun ve ucundan da olsa değinmemiz gerekir.

   Türkiye’de en popüler spor nedir diye sorarsak sanırım herkes hiç düşünmeden “futbol” cevabını verir, tamam her sporun kendine göre bir popisi vardır. Yine de bu en popüler sporun bile sponsorlarına hiç baktınız mı? Yıllarca büyük takımların hepsinin forma sponsorunun aynı marka olması ironik değil mi, başka kimse yok mu? Anlaşılan yokmuş, anlaşılan kimse bu kadar izlenen bir spora bile sponsor olmak istememiş, çok garip değil mi? Aslında değil, biraz Türkiye’deki sermaye sahipleri ve yatırımcıları tanısanız, biraz onların tarihini bilseniz şaşırmazsınız, öyleyse hızlandırılmış bir tur atalım;

   Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan bu yana Türkiye’de uygulanan ekonomi politikaları sürekli özel girişimci yaratma üzerine kurulu oldu. 1920’lerin sonunda küresel kriz sebebiyle Devletçi politikalar uygulanmış olabilir ancak çok kısa sürdüğünü belirtmekte fayda var. Hangi görüşten olursa olsun hükümetler kendine yakın kimseleri sermaye sahibi yapmak için canla başla uğraştı ve sonuç olarak bir çok kişi de devlet teşvikleri, uygun krediler, affedilen vergiler, rantlar derken bugüne zengin olarak geldiler. Siyasetçilerden para aktı, onlar da buna karşılık yatırım yaptı. Onların kafa yapısının nasıl olduğunu sanırım anlayacaksınız, elbette ki onlar spora yatırım yapacak kadar zeki ve açık fikirli değiller, onlar mezar soyguncusu. İşte bu adamların spora, hatta onu da geçtim Türkiye’de çok ilgi görmeyen motorsporlarına katkıda bulunmasını bekliyoruz, boş bir beklenti ama yine de bir elin parmağını geçmeyecek sayıda da olsa öyle adamlar var. Onlara müteşekkiriz.

                                                 

   Malumunuz bu sadece sporda da değil, bir çok alanda böyle, Türkiye’de yatırımcılar sponsor olmaktan kaçınırlar, sponsor olunca AIDS kapacaklarını sanıyorlar, zavallı cahiller demekten başka bir şey söyleyemem. Boğaziçi Jazz Korosunu bilir misiniz, ben biliyorum. Genç ve yetenekli çocuklar, defalarca dünyanın en iyi korolarının yarıştığı yarışmalara çağrıldılar, kimi zaman gidemediler, bazen de ceplerinden ödediler parasını, öyle gittiler. Geçen yıl da yardım paralarıyla ve ufak tefek sponsor paralarıyla gidebildiler, çok güzel ödüllerle döndüler.

   Peki olimpiyatlar? Olimpiyatları almayı çok istedik, ama kabul edelim ki biz bu işi hiç bilmiyoruz. Bu iş çok yönlü bir organizasyon ve çaba gerektiriyor. Önceki olimpiyatlara giden sporcularımızdan kaç tanesini sponsoru vardı? Basketbol takımımız şanslı olanlardan, ama atletizm dallarından haberimiz var mı? Ben bizzat oraya giden ve tüm harcamaları cebinden karşılayan bir sporcu tanıyorum, tek kazancı devlet tarafından ödenen teşvikti ve o teşvik sadece orada harcadığı paranın bir kısmını karşılayabildi. Peki bu sporcu olimpiyatlara nasıl hazırlandı, kim ona tesis sağladı, antrenörüne kim para ödedi? Bu para kimden çıktı.

   Dünya şampiyonu bir bilardo sporcumuz var; Semih Saygıner, eğlenceli bir adam ve çoğu kişi de bu yüzden tanır. Gerçekte spordaki başarısını ise kimse tam olarak bilmez. 3 Bant dalında Semih Saygıner’in kendi adıyla vuruş tekniğinin literatüre geçtiğini kaç kişi bilir, kimse. Şimdi bu kişi Türkiye adına turnuvalara katılmıyor, kulübü adına katılıyor. Kulüp nerede mi, Portekiz’de, Porto adına müsabakalara katılıyor. Evet, hani şu olimpiyatları haketmiyor dediğimiz İspanya’nın yanındaki küçük ülke. Hani şu mali krizden etkilenen İspanya var ya, hani paraları olmayan. Paraları yok, ama Alonso taraftarına soralım; Alonso nereli? Nadal nereli? Dünyanın en iyi futbol kulüpleri denilen Barcelona ve Real Madrid nerede? Futbolcuları gerçekten de bizimkilerden çok daha kötü durumda, öyle değil mi? Adamların girip çıkmadığı spor kalmadı, basketbol, voleybol, atletizm, yüzme vs vs. Ama olsun, bizim paramız var, güldürmeyin beni. Para var ama sponsor olacak baba yiğit nerede? Sporcuya para vermiyorsun, tesis yapmıyorsun, destek çıkmıyorsun, ama ekonomik durum iyi diyorsun. Bizim yatırımcımız kendi parasından ötesini mi düşünüyor. Ama Buenos Aires’e gidip lobi faaliyetleri yapıyorlar, neden? Türkiye’yi çok istediklerinden mi, yoksa buraya gelecek olanlardan kazanacakları sıcak dolarlardan mı?

                                                

   Biz hiç bir konuda spora katkıda bulunmayan bu adamlara ne desek az. Yine de diğer taraftan kendi kendine de olsa çalışan, bir şeyler için çabalayan sporcularımız var. Bu sporculardan bir kısmı da motorsporlarında yer alıyor. Zamanında Can vardı, Can Artam. Babası TOSFED başkanı değildi ama çalıştı ve gidebildiği yere kadar gitti, kimse de sahip çıkmadı. Bugün bakıyorum, Yağız Avcı var, Cemil Çıpa vardı Petrol Ofisi desteğiyle, sanırım bu aralar geri dönmeye çalışıyor, Kaan Önder gibi pilotlar var Borusan desteğiyle, sayamayacağımız kadar çok isim var hatta twitterda takip ettiğim ama şimdi isimlerini hatırlayamadığım başka küçük dostlar hala var, çoğu İngiltere yada diğer Avrupa ülkelerinde yarışıyorlar. Türkiye’den sponsorları mı, elbette yok, sponsorları çoğunlukla Avrupalı şirketler. Türkiye’den F1 pilotu mu yetişir diyoruz ya, aslında yetişir, destek veren olursa yetişir. Bugün F1’de bile sponsorlar pilot seçimlerinde bu kadar önemliyken, gerçekten yetenekli olan gençlerimizin yerine koltuklara oturanlar arkasında sponsoru olanlar olacak. Bizim çocuklar mı, Can gibi onlar da bu işten vazgeçecek, zorunda kalacaklar. Yada Avrupa’da başka markalar altında başarılar elde edecekler, biz de buradan öküzün trene baktığı gibi bakacağız.

   Hadi diyelim ki para kıymetli, kıyamıyorlar. Sponsorluk nedir, biraz da bunu konuşalım. Sponsor olunca kimse kimseye hayrına para vermiyor. Sponsor oluyorsun, reklamını yapıyorsun. Reklam ne demek, hani şu bizim medyamızın olimpiyat elemesinde bahsettiği; İspanya THY’nin Messi’li reklamından korktu, Messi’ye olipiyat t-shirtü giydirdi haberlerindeki reklamlar. Hani şu kendini dünyaca ünlü marka sayan, sürekli ihracat rekoru kırdıklarını iddia eden firmaların, dünyaca ünlü sporculara, oyunculara, mankenlere ödedikleri dünyalar kadar paradan söz ediyorum. Onun yerine bu parayı spora yatırsan, hem sen reklamını yapsan, hem de sporcum kazansa anlayışı değil de, Messi kazansın, Kobe kazansın, ben de çok havalı olayım zihniyeti. Manchester United’a sponsor olma arkadaş, gel burada havacılıkla ilgilenenlere sponsor ol, Red Bull Air Race değil, THY Air Race yapalım, ama olmaz, beyefendilerin incileri dökülür, bir katkıları olacak ya, mazallah AİDS kaparlar.

“Otomobil tasarlamaktan anlamayan” bir ülkede Volkan Işık tarafından tasarlanan harika yarış aracı

   Türkiye’de otomobil sektörü gelişti diyoruz ya hani. İşte bir TV programında -ki çok popüler programlardan biriydi, Okan Bayülgen’in yaptığı bir program- bir gece konu olarak otomobilleri ele aldı. Orada şu an adını söylemeyeceğim dünyaca ünlü bir markanın CEO’su vardı ve gelen soruyu ve cevabını söyleyeyim; Soru şu; Türkiye’de otomobil üretebiliyor ve geliştirebiliyoruz ama neden tasarım dalında bir gelişme yok. Cevabı da; Türkiye henüz buna hazır değil. Bu olaydan sonra New York taksi ihalesi yapılıyor, nedense New York halkı en çok Türk tasarımını beğeniyor. İhale bize verilmediği için eylemler yapılıyor, halk karşı çıkıyor. İngiltere’den, Brezilya’dan yapılacak ihalelere teklifler geliyor. Demek ki oluyormuş sayın CEO!!

   Biz sadece bu büyük firmaların araçlarını monte etmiyoruz, Türkiye’de yan sanayi çok büyük, araçların bir çok ufak tefek parçası aslında Türk şirketler tarafından üretiliyor. Aslında Türk yatırımcı da bu işten güzel kazanç sağlıyor ama markalaşma yok. İtalya’daki otomobil yan sanayine örnek bir çok marka söyleyebilirim; Brembo’dan Magnetti Marelli’ye, MOMO’yu bilmeyen yok sanırım. Biz neden bu konuda markalaşamıyoruz? Hadi diyelim diğer dallardan şirketler kendini uzak hissediyor, bu firmalar neden markalaşmaya çalışmıyor, neden sponsorluk ilişkilerine girmiyor, neden otomobil sanayi motorsporlarından bu kadar uzak? Hep yan sanayi olarak kalıp, ucuza iş yapmayı ne çok seviyoruz.

   Bizim yatırımcımız kültürsüz, cahil, geri kafalı ve bu gidişle de hiç değişmez. Biz hala Muhteşem Yüzyıl arasına reklam vermeye çalışalım, biraz da mantıklı yatırımlarla uğraşmayalım. Siz yetenekli çocuklar desteklerseniz ve onlar dünyaca ünlü sporcular olursa sizin markanız dünyanın her yerinde görülür, bundan korkuyorsunuz. Bakın Petronas’a, Türkiye pazarında yoklar ama biz hepimiz tanıyoruz adamları, olur da biri de sizin hiç gitmediğiniz ülkelerde bile markanızı falan öğrenir, allah korusun.

                                       

   Bu arada ilk aklıma gelen firma olduğu için ilk olarak Borusan Otomotiv’e, sonra da adını görmüş olsam bile aklıma gelmeyen, bu sektöre yatırım yapan tüm firmalara teşekkür ediyorum. Lütfen aklınıza gelen bu tür firmalar varsa adını belirtin ekleyelim, bu adamların kıymetini bilelim, çünkü bu adamlar neredeyse hiç motorsporunun izlenmediği bir ükede bu konuda yatırım yapıyorlar.

 

Onur Ömer Öztürk

lolipopadam.blogspot.com

Kategoriler
Köşe Yazıları

Monaco'da Mercedes Skandalı

Kazalar ve geçişlerle beraber eğlenceli bir yarış olduğunu söylemek lazım. Sutil ve Perez’in agresif tutumu izlemesi keyifli anlar doğurdu. Tabii bu konuda Kimi sanırım bana katılmayacaktır.

Sıralama turlarındaki bir kaç sürpriz ile başlayalım; Vergne ve Van der Garde. İkisi de iyi fırsatlar yakaladılar ve bir Caterham Q2’ye kalmayı başarırken, bir Toro Rosso da Q3’e kalabildi. Yarışta Van der Garde bu avantajı kullanamadı, temaslar yaşayan pilot yarışta geriye düşerken, Vergne bir şekilde tutundu ve ilk 10’da bitirerek puan alabildi. Arka grubun lideri konumunu pekiştiren Toro Rosso için önemli puanlardı ve en yakın rakibi Sauber ile puan farkını 7’ye çıkardı.

Antrenmanlarda kaza yapan Massa ise yarışta yine aynı yerde çok benzer bir kaza yaşadı. Takım sorunun süspansiyonda olduğunu söyledi. Ferrari antrenmanlardaki kazayı pilotaj hatası olarak değerlendirmişti ancak benim tahminim antrenmanlardaki kazanın da sebebi bu sorun olabilir. Kazaların çok benzer olması eminim bir çok kişiyi kuşkulandırmıştır.

Massa’nın kazasının ardından tam ortalık yatıştı derken Max Chilton devreye girdi. Maldonado’ya çarpan pilot tehlikeli bir kazaya sebep oldu. Yarışın durdurulmasına sebep olan kaza sonrası pist kenarındaki bariyerler yerinden fırlamıştı. Bariyerler tekrar düzeltildikten sonra yarış start aldı ancak ilerleyen turlarda da devreye giren isim Romain Grosjean oldu. Riccardo’nun aracının üstüne çıkan Grosjean tekrar eski günleri yad etti.

Yarış temposu tam yavaşlamaya başlarken ve biz sıkılacak gibi olurken kazalar devreye girdi. Yarışa canlılık getirdiğini söylemek lazım. Elbette pist üzerinde pilotların sağlığını tehdit edecek durumlar yaşanmaması daha güzeldir ancak Formula 1’in belki de eskisi kadar eğlenceli olmamasıyla bu tür durumlar tempoyu arttıran durumlar haline geliyor. Pirelli’den istenen “daha fazla pit stop” işte tam da bu yüzden. Tek pit stop olunca araçlar pitten çıktıktan sonra tren gibi diziliyorlar ve Monaco’nun geçişe izin vermeyen yapısıyla yarış sıkıcı hale gelmeye başlıyor. Kabul edelim ki yeni pistler de dahil pistlerin geçişi kolaylaştıran noktaları da çok az. Çok pit stop yapıldığında başı dönen kişilerden biriyim. Kimler pite girmedi, kim kaç pit stop yapacak, pozisyon kaybeden var mı gibi sorularla boğuşuyorum ancak aynı lastiklerin farklı pistlerdeki farklı tepkilerini de bu yarışta çok net gördük. Önceki yarış aynı lastiklerle 4 kez pite giren takımlar bu yarışı tek pit stop ile bitirebildiler. Bu da Pirelli’nin işinin ne kadar zor olduğunu bize gösteriyor.

Ataklara gelirsek; Benim için yarışın yıldızı olmaya en büyük aday Perez’di. Ancak Kimi’ye karşı yaptığı hata ile yarış içinde çizdiği görüntüyü bir anda çöpe atmış oldu. Önce Button’a, ardından da Alonso’ya yaptığı ataklar güzeldi. Hızla içeri daldı ve buna rağmen aracı kontrol edip şikanı kesmeden orayı dönebildi. Ne kadar temiz ataklardı derseniz yeterince temizdi ve elbette biraz risk de içeriyordu. Yine de Kimi’ye yaptığı atak saçmalıktı. Kimi içeriyi kapatırken hala oraya girmeye çalışmanın hiç bir mantıklı açıklaması olamaz bence. Perez bir çuval inciri berbat etti. Sonrasında yarışa kırık kanat ile tutunmaya çalışsa da başarılı olamadı ve yarışı bırakmak zorunda kaldı.

Benim için Sutil yarışın yıldızıdır. Harika bir yükseliş gösterdi ve performansını yarış boyunca hiç kaybetmedi. Alonso’yu geçişi de onun fırsatları ne kadar iyi görüp değerlendirdiğini bize gösterdi. Force İndia bu yıl gerçekten iyi işler çıkarıyor. Geri planda kalan takımlar arasında Toro Rosso ile harika işlere imza atmaya devam edecekler gibi.

Kimi’nin Perez ile teması sırasında lastiği hasar gördü sanırım, pitten çıktığında 13. yada 14. sırada falandı ve 4-5 tur vardı. Ekranlara çok gelmedi ancak yarışın sonunda Kimi 1 puan almış ve 10. olmuştu. Kimi her tur birini geçmişti. Merak edenler internetten bulup izleyebilir.

Yarış böyle bitti, Rosberg yerini kaybetmeden kazandı, Red Bull’lar da onu takip etti. Hamilton ise pozisyonunu pitlerde kaybetti. Monaco’yu baba-oğul kazanan pilotlar demek artık klişe oldu. Mercedes yarışı kazandı ve 25 puanı cebe attı, ama bence bu çok daha büyük bir tartışmaya sebep olacak.

Yarış öncesi sabah saatleri; Pilotlar toplantıda konuşurken bir şeyden bahsedildi. Mercedes’in lastik testi. Bu da neydi? İşte tüm kavganın başladığı yer. Monaco’da kazananın Rosberg olması da bu tartışmaları daha da alevlendirir.

Şimdi bu skandalı biraz açalım, tam olarak neler oldu? Tam olarak neler olduğunu bilen yok. Tüm tartışmalar spekülasyondan ibaret ancak ortada gerçek olan bir şey varsa Mercedes Barcelona’da 1000 km lastik testi yaptı ve bunu mevcut araçla yaptı. Mevcut araçla test yapmanın mümkün olamayacağını sanırım hepimiz biliyoruzdur ancak Pirelli’nin anlaşmasındaki bir madde devreye giriyor. Pirelli tüm takımları lastik testine çağırırsa, onlara 1000 km mevcut araçlarıyla lastik testi yapma imkanı doğuyor. Ancak burada kritik olan konu şu; “tüm takımlar”. Teste tüm takımların katılma zorunluluğu var, teklif edilmesini de geçtim. Yani 10 takım evet dese, bir takım hayır ben test yapamam dese, hiç bir takım test yapamayacak, bunun da sebebi adil koşulları koruyabilmek.

FIA izni konusu ise bambaşka bir olay. FIA kendisine danışıldığını doğruladı ancak iznin tüm takımlar ile test yapılmasına tabi olduğunu söylediler, yani Mercedes’le yapılan bir teste izin yok. Tek bir takım Pirelli ile test yapabilir mi derseniz, evet yapabilir ancak 2010 aracı yada daha eski bir araçla yapmasına izin veriliyor. Bu sezon Ferrari bu tip bir test yapmıştı.

FIA konu ile ilgili de çok net konuşmuyor, test sırasında FIA’nın testi ne kadar kontrol altında tuttuğuna dair de şüpheler var, konuşulanlardan bunu anlıyoruz. Test günlerinde pistte FIA yetkilileri var mıydı, araçte teknik incelemeler yapıldı mı gibi sorular da hala havada. İddialar doğruysa Mercedes bu testte başka parçalarını da test etmiş olabilir ve bu da sorunu büyütür.

Yazıyı geciktirebildiğim kadar geciktirdim, bu konuda daha detaylı bir FIA açıklamasını bekledim ancak FIA sessizliğini korumakta ısrar ediyor ve o yüzden eldeki kısıtlı bilgiler ve söylentiler ile yazmak zorunda kalıyorum. Dolayısıyla sonuç için sadece çıkarımda bulunmam lazım. Bu işin sonunda çok ağır bir ceza gelmesi ihtimali yüksek gözüküyor. Aksi halde sezon içi testleri yapamamaktan şikayetçi takımların -ki başında Ferrari geliyor, kendi pistleri var- cezayı göze alarak istedikleri testleri yapabilecekleri bir ortam oluşması kaçınılmaz. Mercedes’e ceza gelmemesi yada düşük bir ceza gelmesi kuralların anlamsızlaşması anlamına gelir. Şimdiye kadar hiç bir takım sezon içi test yapmaya kalkışmadı, tabu olarak görüldü. Sonuçlarının çok ağır olacağından korkuldu. Şimdi bunun cezasının ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

Test yasakları hep konuşuldu. Ben test yasağı fikrine karşıyımdır, en azından koşullar yumuşatılarak test yapılması gerekiyor. Şimdiye kadar “asla” yapılamayan testlerin yapılırsa nasıl olacağını görmek ilginç olacak. FIA gerçekten bu testlere bu kadar karşıysa caydırıcı etken olarak verecekleri cezanın da çok ağır olacağını tahmin ediyorum. Puanların silinmesi ve hatta takımın diskalifiye edilmesi gibi seçenekleri masaya koydum. Kararı FIA verecek belki ama FIA kendi içinde hala durumu netleştiremiyor. İşin sonunda Pirelli’ye şöyle bir yaptırım gelmesini de beklemek lazım; adil koşulların sağlanması için Pirelli tüm takımlarla 1000 kmlik lastik testi yapmak zorunda. Bu tür bir yaptırım ise küçük takımlar için ölümcül olur. Bu test masraflarının yaklaşık 1 milyon dolara vardığını düşünürsek Caterham Marussia gibi takımları geçtim; Toro Rosso, Sauber, Williams, Force India gibi takımlar bile bundan olumsuz etkilenecektir. Bu takımlar testlere gitmeyi seçerlerse zaten sıkışık olan bütçelerini bitirecekler. Malum önümüzdeki yıl motor fiyatları yüksek, zaten önümüzdeki yıl için kapsamlı değişiklikler var, bunlar da mliyet anlamına geliyor. Bu yıl araç gelişimi için ayrılan bütçeler de var. Bu takımlar teste katılmamak isterlerse bu sefer de zengin fakir ayrımı gibi bir şey olacak; parası olan test yapsın, olmayan avucunu yalasın. Bu tür bir çözüme gidilmeyeceğini umuyorum. Mercedes’in ağır bir ceza alması sanırım işleri en çok normalleştirecek durum, yoksa sıkıntılar daha da büyür.

 

Onur Ömer Öztürk

lolipopadam.blogspot.com

Kategoriler
Köşe Yazıları

Türkiye'de Formula 1'in Sorunları – Bölüm 2 – Medya

  Medya bir çok konuda başarısız olduğu gibi konu Formula 1 olunca da aynı olması şaşırtıcı değil. Gazetecilik ve yayıncılık temellerini oluşturan çok önemli maddeler unutuluyor benim ülkemde. Etik açıdan, doğru habercilik açısından, bilginin aktarılması açısından, aklınıza gelen neredeyse her konuda sınıfta kalmış durumda Türk medyası. Spor medyasının bile bir kısmının siyasetçilerin kuklalarından oluştuğu düşünüldüğünde yaşadıklarımız da çok normal değil mi? Zaten spor medyası olduğunu da sorgulamak lazım, belki de futbol medyası demek gerekiyor. Medya da değil, futbol spekülatörleri ve provakatörleri demek daha uygun sanırım.

   Formula 1 kısmına geçmeden önce biraz Türkiye’deki spor medyasını konuşmadan olmaz bence. Geçenlerde bir gencimiz futbol vahşetine kurban gitti mesela. Sonraki günlerde gazetelerdeki haberler acıydı. Şu an Formula 1 yayınlarını veren grubun gazetesinde konu iki futbolcunun maç sırasındaki tartışmasından ibaretti. Bir de Fenerbahçe Emenike ile anlaşacakmış haberi tabii ki. Kalitesine pek itimat etmediğimiz bir kaç spor gazetesini kutluyorum, bir tanesi siyah bir ilk sayfa çıkarmıştı, gencin cenazesinden çekilmiş bir fotoğrafla. Diğer bir gazete de Ziraat Türkiye Kupasının reklamlarındaki metni yayınlamış, ki bence çok manidardır bu reklamın da yayınlanmaya başlamasından hemen sonra bu olayın olması. Kolay değil arkadaşlar bir canın gitmesi, rengin farkı yok bu işte. Peki neden oldu? Medyanın tavırlarından olmasın?

   Medyamız hep bize “takımın namusundur” mantığıyla yaklaştı, canlı yayınlarda medya çalışanları, yorumcular birbirine girdi. Herkes namusunu korudu kendince. Biz namus için cinayet işleyen bir milletiz diye kimse düşünmedi. Sonunda medyanın gazına gelen bir genç katil oldu, başka bir genç de toprağın altında. Medya suçsuz. Medya zaten hep suçsuz, hiç sorumlulukları olmadı. Takım patronlarının da bu ortama çanak tuttuğu açık ancak konu medya malumunuz. İşte böyle bir medyanın bize Formula 1’i nasıl sunduğunu konuşacağız şimdi.

   Önce medyanın yaptıklarını değil de, yapmadıklarını konuşalım. TV’de haftalık kaç saat Formula 1 konusunda bir yayınla karşılaşıyoruz? Yarış haftasonu 1-2 saatlik bir yayın oluyor. Özel platformdan yarışları izleyebiliyoruz zaten, o kanalda hafta içinde de yarışın tekrarlarını izlemek mümkün elbette. Fakat bahsettiğimiz şey bu mu? Spor yayınlarında ne kadar payı var Formula 1’in. Sanırım özel kanalın haricinde neredeyse hiç yer almıyor gibi. Yayıncının sadece yayın hakkı varmış gibi bir ortam var. Yayınlamayan basın organı haberini de yapmıyor. Yayıncının bile ne kadar yayın yaptığını sorgulamak lazım, o da ayrı konu zaten. Spor ortak bir kültürdür, yayıncı ile alakadar değildir. Başka bir basın organı da istediği gibi haber yapabilecekken neden yok? Belki arada bir kaç dakika yarışı kimin kazandığını falan söylüyorlar, belki bir kaç satır yer alıyor gazetenin köşesinde. Ancak bir gazete var ki Formula 1 konusunda bir sayfasını ayırmış. Fanatik gazetesiydi yanlış hatırlamıyorsam, Erbatur Ergenekon koca bir sayfa hazırlıyor Formula 1 konusunda. Türkiye’de bulunmaz nimet. Reklam mı yapıyorsun derseniz, tabii ki de reklam yapıyorum. Duymayan bilmeyen varsa haberi olsun. Biz 2-3 satır yazılara alışmışken böyle bir şeyi de yapanlar varken onlardan bahsetmek benim görevim. Biz onları bol bol konuşacağız, destekleyeceğiz.

 

  Bu da benim katkımdı


    Bireysel girişimler de var elbette, mesela Facebook platformundan Türkiye’deki medyada çıkan haberlerin derlendiği bir sayfa var. Formula 1 Medya sayfasında tüm bu habelere ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca sıkıntıdan Mücahid Ekrem ve Sabri Özçınar da caps’ler yapıyorlar Formula 1 konusunda. Yine sosyal medya üzerinde pek çok bireysel oluşum var. Serhan Acar, Metin Mete gibi isimlerinden bloglarından tutun da, Mücahid Ekrem, Pınar Han ve benim gibi daha amatör bloglara kadar pek çok kaynak var. Sosyal medyada Formula 1’in çok daha başarılı olarak ele alındığı bir gerçek. Ayrıca Formula 1 haberlerine de ulaşacağınız pek çok site var malumunuz.

   Medya, sosyal medya karşısında çok yetersiz gözüküyor. Profesyonellerin amatörlere karşı çok büyük farkla geride kalması ilginç, onların işi bu olmasına rağmen biz onların yapması gereken işi yapıyoruz.

   Medyanın yapmadıkları şeyleri saymakla bitiremeyiz ancak yaptıklarına da bir bakarsak ortada gülünç bir durum var. Gazetelerin sayfalarına baktığımızda, ertelenen sıralama turunun galibini yayınlayan mı dersiniz, bir yarış kazanan pilotu şampiyon ilan eden mi dersiniz…. Gerçek dünyadan kopuk yalan yanlış bir sürü haber gördük, güldük. Gülünecek durumda çünkü medyamız, ancak haline gülüyoruz, hem de çok farklı taraflarımızla gülüyoruz.

 

 

   Peki ya geçen yılın FIA Ödül Töreni yayını skandalı? Haber kanalının taahhüdü neydi; Ödül törenini yayınlamak, pek ne yayınladılar; stüdyo programı. Stüdyoda konuşulan bazı konular önemliydi, Türkiye’de motorsporlarının sorunlarından bahseden bir kaç ses oldu. Onlar kimdi; Türkiye’de motorsporlarına emek veren bir kaç isimdi ve bu konuşma 5-10 dakikadan ibaretti. Geri kalan kısmında Vettel pasaportu nasıl unutmuş, nerdeymiş, Alonso’nun saçı nasılmış, kılmış tüymüş… Magazin muhabirleri edasında konuşuldu konu. İşin magazinini sevenler vardır, olmalı da. Benim derdim başka bir şey; Biz sporun ne olduğunu konuşmadan magazinini konuşmaya bayılıyoruz. Biz önce daha önemli şeyleri tartışmamız gerekirken magazin konuşuyoruz. Medya bayılıyor bu magazine çünkü onun üstünde konuşabilecek birikime sahip değiller.

   Birkimli yorumcularımız hiç mi yok, elbette ki var. Yıllardır yarış öncesi yada sonrasında özel programlar izledik ve çok değerli isimler vardı. Onlar bize dilleri döndükçe anlattılar, yorumladılar. Fakat hep bir şeyler eksik kaldı. Önceki dönemlerde gençleri stüdyoya getirirlerdi, onlardan yorum aldıkları bir bölüm vardı. Ben genelde o bölümde sesi kısardım. Gençlere saygısızlık olarak görmeyin, ben bazı aptalca yorumlara tahammül edememeye başladım zamanla. O gençlerin suçu değil bu, onlar taraftar ve kendi takımlarından iyimser bir şekilde sonuç bekliyor. Tahminleri sorulduğunda son sıradan başlayan pilotu favori gösteren var, ben nasıl ciddiye alabilirim ki bunu? Programın o bölümü kendince hoş, taraftara da mikrofon vermişler, düşüncesi önemsenmiş, bu güzel bir şey. Ancak zaten 1 saatlik bir programın yarısı röportaj, sıralama turu özeti derken kaynıyor, 15 dakika da gençler konuşuyor, geriye kalan zamanda biz de adam gibi bir şey dinlemeye çalışıyorduk. Süre bu kadar kısıtlıyken gereksiz uğraşlarla oyalandı yayıncılar. Ben isterdim ki biri çıksın işin mühendislik konusundan bahsetsin, biri politik tartışmalardan bahsetsin… Bu iş biraz uzmanlaşma istiyor malum. Biz kalan 15-20 dakikada ustalardan bir kaç bir şey kapabilmenin derdine düştük, onlar da anlatabildiklerini, konuşabildiklerini zaman yettiğince anlattı, anlatmaya da devam ediyorlar.

   Yayınları izledik ama dediğim gibi hep eksikler oldu. Röportajlar izledik, ama ne röportajlar. Soruların hep aynı ve hep saçma olduğunun farkında mısınız? Medyamız hep biraz ezik kaldı, bazı şeyleri sormaktan ya çekindi yada doğru soruları soracak birikime sahip değillerdi. Biz hep Türkiye’de pilotların neleri sevdiğini, İstanbul’u nasıl bulduklarını dinledik. Magazinsel sorular oldu kimi zaman da. Spor konusunda hiç doğru düzgün soru gelmedi. Hatta ödül törenindeydi yanlış hatırlamıyorsam, Jean Todt’a Türkiye GP yapılması yönünde oy kullanıp kullanmayacağı sorulmuştu sanırım. Böyle bir soru sorulabilir mi? Zaten sorulamayacağını da Todt söyledi. Acemice ve bilinçsizce yapılan bir dünya muhabbeti görünce ben o işin o kısmından da soğumaya başladım. Röportajları izlememeye, yabancı yayıncıların yaptığı röportajları izlemeye başladım, belki de zorunda kaldım.

 

 

   Peki ya yarışların özel bir platform da yayınlaması ne demek gerekiyor? Türkiye’de sporun zaten tanınmadığından şikayet ederken, sporun daha da toplumdan koparılması değil mi bu? Biz ulaşmaya çalıştıkça elimizden kayıp gidiyor. Eskiden sıradan biri haftasonu televizyonunu karıştırırken bir F1 yarışına rastlayıp seyredebilirdi ancak bugün o imkan yok. Yarışları izlemek isteyenlerin de maddi durumunun ne olduğunu önemli değil, bu yayın için tüm kanalları içeren bir paketi almak zorundalar. Zaten benim de en çok kanıma dokunan noktalardan birisi bu. Avrupa’da da benzer şekilde yayınlanıyor zaten diyenler var. Ancak Avrupa’da sistemin nasıl olduğunu bilmiyorlar. Avrupa’da kanal yada paket sistemi vardır, siz yayını aldığınız platformla görüşür, hangi kanalları yada paketi almayı isterseniz onları seçer, onun parasını ödersiniz. Yani F1 izlemek istiyorsanız, o kanalı alırsınız. Yok illa ben diğer sporları da istiyorum derseniz, spor paketleri vardır, onlardan birini seçersiniz. Kimse size zorla tüm kanalları pazarlayamaz, ama burası Türkiye. Medya patronlarımız yayıncılık kalitesi ve müşteri memnuniyetini önemsemez, paraya bakar. Toplum da sesini çıkarmaz, el mahkum alır. Benim gibi 3-5 kişi de protesto eder, almaz.

   Bir de bazıları çıkar, bu platform olmasaydı yayınları izleyemezdik der. Haksızdır, çünkü işin iç yüzünü bilmez. Türkiye’de yayın haklarını Saran grubu satın aldı ve ihale açtı. Sonuçta zararına bile olsa bir şirkete vereceklerdi. Yani siz bir ürünü satın almışsınız ve kullanamıyorsunuz, satacaksınız. Bunu zararına dahi satsanız sizin için kardır, elinizde kalmasından iyidir. İhaleye giren tek şirket Doğan grubu değildi, TRT ve NTV gibi yayıncılar da ihaleye katıldı. İhalede TRT daha erken çekilirken en büyük oynayan NTV oldu. Doğan grubu yayınları CNN Türk aracılığıyla vermeyi düşünüyordu ancak NTV’ye kaptırmamak adına ücretli  platformda yayınlayarak yüksek teklif verdiler. Yani şu anki yayıncı satın almamış olsaydı şu an yayınları ücretsiz olarak diğer kanaldan izliyor olacaktınız.

   Formula 1 izlemek isteyenler artık para ödüyorlar yada benim gibi yabancı yayınlardan izliyorlar. Çoğu haftasonunu da arkadaşlarımla dışarıda izliyorum, yani çoğu zaman o yayını izliyorum. Bir tane de olsa paket satmamış oluyorlar böylece. Kaybım da yok kısacası.

 

 

   Medyanın eksiklikleri Türkiye GP’nin başarısızlığına etkili oldu. Türkiye’de yarış yapılırken medyada ne kadar yer aldı diye sormak gerekiyor. Medya inatla spordan uzak durdu, haber yapmadı. Topluma ulaşmayan bir haberin suçunu insanlarda aramıyorum, onlar bu spordan hep habersiz kaldılar. İstanbul’da yarış olan günlerde Türkiye’de kaç kişinin haberi vardı, onu da geçtim İstanbul’da kaç kişinin haberi vardı? Büyük çoğunluğun ruhu bile duymadı. Red Bull şu günlerde eskiden Flug Tag ismiyle bildiğimiz, şimdilerde uçuş günü dedikleri organizasyonu yapma hazırlığında ve bu organizasyon bile çok daha iyi duyurulmuş durumda.

   Bizim medyamız işini yapmıyor. Konu sadece Formula 1 değil, geçenlerde Cumhurbaşkanlığı bisiklet turu vardı, ne kadar önemli bir organizasyon olduğu meraklısı bilir. Genç yeteneklerin çoğu katılım gösteriyor bu organizasyona ve önümüzdeki yıl Contador’un katılmayı düşündüğü söylentisi bile çıktı. Bu organizasyonu bir Türk sporcu kazandı; Mustafa Sayar. Medya ne kadar ilgi gösterdi peki? Olimpiyatlarda başarı kazanan sporcularımızdan tutun, dünya şampiyonu kürek takımlarımıza, bilardo sporcularımıza kadar… Medyada hiç birinin değeri yok. Biz hep deriz ya; “Türk yarış pilotu olsa, Türk takımı olsa ilgi olur” diye, Türkiye’den ne yetenekler çıkıyor ama hiçbirinden haberimiz bile olmuyor, Formula 1 pilotu olsa biz bir kaç bin kişinin haberi olur, geri kalanın ruhu duymaz. Medya futbol denilen bir hastalığa tutulmuş gidiyor. Futbol elbette bir spor olarak güzeldir ancak biz de artık o nokta çoktan aşıldı, namus oldu futbol. Benim kuzenim bile şunu söyleyebiliyor; “Anneme ve tuttuğum takıma küfredenin …” Peygamberine, dinine küfretsen sesini çıkarmaz ama konu futbol olunca iş namus meselesi oluyor, çok yazık.

   Biz sporseverliği öğrenemedik, bunda da en büyük pay medyanın elbette. Formula 1’in medyada yer almaması çok büyük bir sorun ancak bir taraftan da düşünüyorum da; bu medya Formula 1 işine girerse birbirini öldüren McLarenci Ferrarici Red Bullcu görür müyüz? Belki de böyle bir medyanın Formula 1’e hiç dokunmaması en iyisidir, kim bilir…

 

Onur Ömer Öztürk

lolipopadam.blogspot.com

 

 

Yazını İZLEYİCİLER başlıklı ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

 

 

Kategoriler
Köşe Yazıları

İspanya'da Pirelli Şovu

  Yarışta en çok göze batan şeylerin başında en sert hamurlarla bile 4 pit stop yapılması geliyordu sanırım. Mercedes’in muhteşem sıralama turu derecelerinin de yarışta Pirelli lastikleriyle beraber eriyip bittiğini gördük. Alonso’nun da az daha zaferinin önüne geçecekti Pirelli’deki delik. Vergne’in parçalanan lastiğinden bahsetmeye gerek bile yok sanırım. Yarış biterken Hembery’den de sansasyonel bir açıklama geldi zaten. Pirelli haftasonu demek sanırım daha doğru olacak. Yine de biz bir taraftan Avrupa’nın ilk yarışının aslında Avrupa sezonunun küçük bir göstergesi olduğunu da düşünürsek takımların durumlarını da az çok değerlendirmek mantıklı olacak.

   Önce yarışın en çok göze batan takımıyla başlayalım; Mercedes. Mercedes sıralama turlarında muazzam bir iş çıkardı. Açıkçası yarış öncesi farklı şeyler düşünüyordum. Araç gerçekten hızlıydı ama Mercedes güncellemeler ile lastik aşınmasını da çözmüş olabilir diye bir düşüncem de vardı. Çünkü en büyük sorun lastikse sadece hız odaklı bir güncelleme yapmazsınız, zayıf noktanızı güçlendirmeniz de gerekir. Mercedes benim gibi düşünmemiş yada becerememiş olacak ki yarışta eridiler. Hamilton’ın lastiği yaktıktan sonra nasıl sıra kaybettiğini görmüşsünüzdür. Arkasındakilere sırayla geçildi ve ilk çizgiden başlayıp puansız kapattı yarışı. Rosberg biraz daha tutunabilse de durum onun için de pek parlak değildi, ancak 6. olabildi. Mercedes bu lastik sorununu çözemezse pole almalarının hiç bir anlamı yok, malum pole için kimseye puan verilmiyor.

   Red Bull burada lastik ayarını tutturamayan diğer bir takımdı. Takım lastiklerden şikayetçi olmaya devam ediyor. Tam performanslarını gösterememekten şikayetçiler ama merak ettiğim şey; Ferrari ve Lotus acaba tam performanslarını kullanıyorlar mı? Red Bull’un bu bahanelerine alıştım desem yeridir. Avrupa yarışlarında Ferrari’nin gerisinde gibi gözüküyorlar şimdilik. Lotus’a göre performans anlamında bir parça önce olabilirler ancak Lotus’un da lastiklere nazik davranıyor olması sayesinde Lotus RBR’nin önünde yer alabiliyor, çünkü daha az pit stop yapabiliyorlar. Tabii Avrupa sezonu böyle mi geçer derseniz, RBR Monaco’ya çok uygun bir araç, orada başarılı olabilirler. Yine diğer taraftan Pirelli’nin RBR’ye uygun lastik üretmesiyle zaten tablo karışacak gibi gözüküyor. Red Bull şu an geride olabilir ama Pirelli’den istediklerini alabildiler ve İngiltere’den sonra geri dönecekler, sonrası belirsiz.

   Ferrari Avrupa yarışları öncesinde de çok iyiydi ancak puan tablosundaki duruma bakarsak zaten 2 aptalca hatanın eseri. Alonso’nun Vettel’e teması ve DRS sorunu ve Massa’nın lastiği onların puanlarını silip attı. Burada sorun yaşamamış olmalarının sonucunda tabloyu gördük, 2 kırmızıdan oluşan podyum seramonisi. Bana sorarsanız Ferrari önceki yarışlara göre bir adım daha öndeydi, araç gittikçe gelişiyor ve bu hızlarını korurlarsa şampiyonluğun adayı olarak görebiliriz. Yine de işleri yöneten Pirelli, İngiltere’den sonra yeni hamurlar ile nasıl bir performans gösterecekler belirsiz. Şu tabloda 2 şampiyonluk da Ferrari’nin olur gibi gözüküyor ancak Pirelli dengeleri değiştirdiğinde muhtemel bir RBR şampiyonluğu bize göz kırpıyor.

   Lotus yine iyi lastik koruyarak ve doğru strateji ile 2. basamakta yer aldı. Kimi’nin gerçekten iyi bir pilot olduğunu da düşünürsek bu şaşırtıcı değil. Lotus’a baktığımda sezonun Ferrari ile favori olan takımı. Bazı pistlerde sorunlar yaşıyor olsalar da bir şekilde başarılı oluyorlar. Allison’ın ayrılması sezonun son yarışlarındaki güncellemeleri etkiler mi, etkilemez diye umuyorum ama yine de bir soru işareti var. Kimi’nin de geleceği belirsiz, RBR söylentileri ayyuka çıkmış durumda. Lotus bu yıl çok iyi ancak uzun vadede çok parlak bir gelecekleri yok.

   McLaren’e bakalım; İspanya onlar için geri dönüş anlamına gelebilirdi ancak olmadı. Geçen yıl Ferrari’nin yaşadıklarını yaşıyorlar ve hiç kolay günler değil. Perez son iki yarışta çok iyi iş çıkardı. Perez’den umudumu kesmeye başlamıştım ancak şimdi görüyoruz ki Perez doğru kararmış. McLaren aracı için ise çok söylenecek şey yok. Tünel-pist uyumu sorunları olduğu söyleniyor. Geçen yılın Ferrari’si tasarım aşamasındayken tünelde sorun olduğunu anlamışlardı sonradan, tabii böyle olunca bir sezon boşa gitti. İşin ilginci yanlış tasarlanmış bir araçla az daha şampiyon olacaklardı, ki bu da Ferrari’nin son yıllarda ne kadar iyi bir teknik ekip oluşturduğunu gösteriyor. McLaren ise aynı koşullarda değil. McLaren Lowe’ü kaybetti ve teknik ekip açısından da bazı şeyler yerine yeniden oturtulmaya çalışılıyor. Bu keşmekeşte McLaren için bu yıl geçiş yılı olacak gibi. Önümüzdeki yıla odaklanmak işte bu senaryoda en mantıklısı.

   Force India İspanya’da da fena değildi, Di Resta McLaren’in önünde 7. sırada yer aldı. Onlar için iyi bir yıl, ellerine geçen bu fırsatı iyi değerlendirmeleri lazım. Orta sınıf takımlar ara sıra çok iyi araçlar üretirler ve bunun da meyvesini yerler. Geçen yıl Sauber çok iyi bir araca sahipti ama orta sınıf takımların sorunu olan istikrar… :Bu yıl araç yeterince iyi değil, hatta kötü durumda. Force India gelecek yıllarda ne yapar bilinmez, o yüzden bu yıl ellerine geçen fırsatı iyi değerlendirmek zorundalar. Bijon sorunlarıyla bir yarışı ellerinden kaçırdıklarını unutmayalım.

   Sauber demişken, onların durumu iyi değil, İspanya’da puan bile alamadılar. Yine de Gutierrez biraz alışmışa benziyor, çizgisini korursa Sauber için iyi haber. Hulkenberg için zaten söylenecek söz yok, kalitesi belli. Geleceğin şampiyonu olarak gördüğüm isimlerden birisi. Gurierrez’in de kendini toparlamasıyla pilot açısından sorunları kalmaz ancak araçta çok eksikleri var, bunu nasıl telafi ederler, işte mesele de bu zaten.

   Williams 2 yetenekli pilota sahip ama iş araca geldiğinde onların da şansı pek iyi gitmiyor. Sauber ile benzer bir kaderleri var. Bottas biraz daha kendini toparladı ve alıştı diyebiliriz. Sezon ortasında Gutierrez-Perez-Bottas gibi araçta yeni olan pilotların katkısının daha da artması güzel olur. Ancak Williams araca bir çözüm bulmak zorunda, ayrıca Sauber bir ortak yanları da yeteli sponsora sahip olamamaları. Daha fazla kaynaklara da ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum.

   Toro Rosso da İspanya’da bir puan aldı. Riccardo iyi iş çıkarıyor. Takımları iki gruba ayıracak olsak ilk 6 takım ve sonraki 5 takım diye ayırırdık sanırım. İlk 6 takım arasında son sırada McLaren var, 29 puanları var. 7. sırada Toro Rossa var 8 puanla. Arka grubun başında yer alıyor Torro Rossa ve Sauber’den 3 puan öndeler. Williams ve diğer arkadaki 2 takımın puanı ise yok. Torro Rossa kendi liginde lider durumda, ön sıraları zorlayamazlar, onların hedefi Sauber’in önünde 7. olmak gibi gözüküyor şu an.

   Arka ikili de ise son yarışlarda Caterham’da bir kıpırdanma oldu. Marussia ilk yarışlarda çok iyi olsa da, özellikle Bianchi, son yarışlarda Pic Caterham ile arka grubun liderliğini aldı. Caterham-Marussia-Caterham-Marussia dizilimi iki takımın dengeli olarak ilerlediğini bize gösteriyor, Cat bir adım önde olsa da. Bianchi sezonun en çok konuşulan çaylağı sanırım ve gerçekten yetenekli gibi gözüküyor. Orta sınıf bir takımda şansını denerse fikirlerimiz daha net olacak.

   Avrupa yarışlarına ilk adımı atarken yarıştan çok takımların değerlendirmesini yapmak bence daha önemliydi. Çünkü İspanya’daki senaryo aslında Avrupa yarışlarının da nasıl geçeceğinin habercisidir. Bu her zaman böyle olmuştur ancak; Pirelli’den gelen haber işleri biraz değiştirmiş olabilir. Şimdi biraz bundan bahsemek lazım.

   Paul Hembery çok ilginç şeyler söyledi, bence onun sözlerinden bir alıntı yapmak gerekiyor;

“Silverstone için değişiklik planlıyoruz ancak bir çok takımın buna karşı olduğunu ve belki de sadece birisinin desteklediğini bilmelisiniz.”

“Değişiklik yapacağımı söylediğimde bugün podyumda yer alan kişiler bundan mutlu olmayabilir ve siz basın mensupları Silverstone’a geldiğinizde şampiyonluğu Red Bull’a verdiğimizi söyleyebilirsiniz. Bir şeyler yapsanız da yapmasanız da eleştiriliyorsunuz.”

   Hembery sadece birisinin desteklediğinden bahsederken hangi takım olduğunu da zaten açıkça belirmiş; Red Bull. İngiltere’de şampiyonluğu Red Bull’a verdiğimizi söyleyebilirsiniz diyor. Bir önceki yarış Bahreyn’de aslında Red Bull ile Pirelli arasındaki gizli kapaklı görüşmelerden bahsetmiştim;

   Pirelli ile RBR arasında bir ay önce bir şeyler konuşulmuş gibi gözüküyor, ancak Pirelli şu an fikir değiştirdi anlaşılan. Diğer takımlarla da Pirelli arasında bazı görüşmeler olmuş olacak ki Pirelli şu an lastik hamurlarında büyük bir değişikliğe gitmeyecek gibi. Bu bazı açılardan olumlu elbette, lastikleri çözmüş olan takımlar için adaletsizlik olacağı aşikar. Yine de bu lastiklerin fazla aşınması yarışların seyrini çok fazla değiştirdi ve bu değişiklik bence çok olumlu değil. Kim pite girmiş, kim hangi stratejiyi yapıyor anlamaya çalışmakla uğraşıyoruz ve pist üzerindeki mücadeleleri özler olduk. Hamurlarda değişiklik yapılması bence gerekli ancak adaletli olması açısından sezon sonunda yapılması sanırım en uygunu olacak. Tabii bu arada lastiklerin de sadece teknik olarak değil, politik bir rolü olduğunu gördük ve takımlar arasında bu yüzden tartışmalar devam edecek gibi. Elbette her takım kendisi için en iyi sonuçları olacak sonucu istiyor ve doğru olan hangi takımın istediği diye bir şeyden bahsetmek bence çok mantıklı değil. O yüzden takımların davranışlarını övmek yada yermek sadece taraftarlıktan kaynaklı olacaktır. Burada haklı yada haksız taraf yok, herkesin derdi kendi takımının hızlı olmasını sağlamaktan ibaret.

   Şimdi görünen o ki Pirelli her şekilde eleştiri aldığından bıkmış olacak ki RBR’nin teklifini değerlendirme kararı almış. Adil mi derseniz asla! Peki gerekli mi derseniz, gerekli. Pit stoplardan başımızın dönmesi ve taktik savaşları yüzünden mücadele yaşanmaması hoş olmuyor. Her şeyin tadında kalması gerekir. Elbette ben de istemem eski yarışlardaki gibi herkesin başladığı sırayla yarış bitirmesini ancak çözümler sporun doğasından değil de, hep böyle suni etkenlerden gelince bir yerde gelip patlaması da beklenmeliydi. Araçlarda bir sürü parçayı yasakladılar, motor gelişimleri donduruldu, sözüm ona bütçe kısıtlaması. Ancak bütçelerin kısıtlanmadığını, eski yıllardaki gibi olduğunu da biliyoruz. Bu suni yöntemler de şimdi böyle çıkmazlara sebep oluyor işte.

   Ferrari-Lotus gibi takımlar açısından bir dönüp bakın; siz lastikleri çözmek için çalışmışsınız, başarmışsınız, yarışlarda da başarılar kazanıyorsunuz ve sadece bir takım çıkıp lastik firmasıyla anlaşıyor ve lastikleri kendi aracından verim alacak biçimde değiştirtiyor. Ne düşünürsünüz? Şampiyonluğun Red Bull tarafından satın alınmasından ve Pirelli’nin şampiyonluğu satışa çıkarmasından bahsediyorum burada. Sporun, başarının satışa çıkması… Pirelli de kendince haklı değil mi, nasıl olsa her halükarda eleştiriliyorlar, öyleyse bir takımla anlaşıp buradan kazanç elde etme fırsatını neden değerlendirmesinler? Red Bull açısından bakın bir de, bir konuda sorun yaşıyorsunuz ki lastiklerden bahsediyorum. Lastik firmasıyla anlaşıp lastikleri değiştirme şansı yakaladınız, yapmaz mıydınız? Başarıyı satın alma şansı elinize kadar gelmiş ve bunu yapacak imkanlara sahipsiniz, öyleyse bunu yaparsınız, çok basit bir denklem.

Sorun burada herhangi birinde değil, başarının lastik etkenine bu kadar çok bağlı olmasında yatıyor. Başarının anahtarını lastikler haline getirirseniz, lastik üreticisini kral yaparsınız ve o da istediği gibi sporla oynamaya başlar, istediği takdirde kimin başarılı kimin başarısız olacağına da karar verir, şampiyonluğu açık arttırmaya da çıkarır. Sporu yönetenler de bu adaletsizlikleri ve düzensizliği izlemekle yetinir ancak.

   Bu anlattıklarımın varsayım yada komplo teorisi olduğunu daha önceden söyleseydiniz, olabilir derdim. Ancak Hembery bunu açıkça bir biçimde ifade etti öyle değil mi? Bir takımın avantaj sağlaması ne demek? Hamurlar değişse Mercedes de avantaj sağalayabilirdi ancak ortada “bir takım” var, tek bir takım. Tek bir araca avantaj sağalamak üzere üretilen lastikten bahsediyor, hangi araç olduğunu da söylüyor; Red Bull’a şampiyonluğu verdiğimizi söyleyeceksiniz derken. Yani Red Bull avantaj sağlayacak bu lastiklerle. Red Bull bunun karşılığında ne gibi bir ödeme yaptı yada Pirelli’ye ne tür başka türlü özel imtiyazlar verdi bilinmez ancak Hembery bu anlaşma bitmiş gibi net konuştu.

   Diyelim ki lastikler değişti ve RBR hala Ferrari ve Lotus’un gerisinde, işte o zaman çok gülerim. İstediğiniz lastiği sipariş ettiğiniz halde rakiplerinizin gerisinde kalıyorsanız, gülünecek haldesinizdir. Bunun başka hiç bir izahı yok.

   Daha az politik, daha çok spor diyenler lastik hamurlarındaki değişime karşı olacaktır eminim. Ben ise olayın o kısmından çok, sporun bu kadar ayağa düşmüş olmasına üzülüyorum. Burada haklı olan yada haksız olan takım yada üreticiden bahsetmiyorum, burada sporda başarının pazarlıklarla el değiştirilmeye çalışılmasından bahsediyorum. Politikanın da ötesinde bir şey bu. Politika yaparsınız, rakiplerinizle sürtüşür, akıl oyunları oynarsınız. Hatta bazen farklı yollardan da maddi kazanç sağlayabilirsiniz. Ancak sonucu satın almak? İşte buna benim de tahammülüm yok. Sporu bu noktaya getirenlerin hiç mi sağ duyusu kalmadı acaba?

   Daha güzel yarışlarda, daha iyimser tartışmalarla görüşmek dileğiyle…

 

 

 

Onur Ömer Öztürk

 

Kategoriler
Köşe Yazıları

Türkiye'de Formula 1'in Sorunları – Bölüm 1 – İzleyiciler

 Türkiye motorsporları biraz üvey evlat muamelesi görüyor ne yazık ki. İşte ben de bunu kaleme almaya karar verdim ancak sorunları deştikçe altından neler neler çıktı. Baktım bu iş olmayacak, ben de bunu bir bölümlemeyi tercih ettim. Bir laf vardır; İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına… Ben de kendimden başladım; izleyiciden…

   Biz izleyici olarak her zaman takımlara, pilotlara destek verdiğimiz için, Türkiye’de yarış olmasına destek verdiğimiz için gurur duyduk. Ülkede kıymeti bilinmemiş bir spor dalına sahip çıktık, destekledik ve gurur duymak hakkımızdı. Yine de sormadan edemiyorum; Biz acaba bu işin getirdiği sorumluluğu bilebildik mi? Türkiye’de azınlık olan bir kitlenin hareketlerine daha çok dikkat etmesi gerekir, malum bir futbol maçında tek bir taraftarın taşkınlığı bile takıma mâl ediliyorsa, biz bu kadar azken bizim içimizdeki arkadaşlarımızın hareketleri nelere sebebiyet veriyor?

   Çok uzağa değil, bir kaç yıl öncesine dönüp bakalım; bir gazetenin köşe yazarı olan Selahattin Duman F1 izleyicileri hakkında neler neler yazmıştı, hepimiz çok kızdık değil mi? Peki hiç düşündük mü bu adam ne demek istemiş diye? Selahattin Duman yermeyi seven bir adam, bunu da biraz alaycı bir dille yapmasını da bilir. Belli ki dikkatini çeken bir şey olmuş ki bununla alay etmiş. Konu belli; Formula 1’in Türkiye’ye uymamış olması. Bunda da sebebe gelince bizim insanımızı göstermiş alaylı bir dille. İzleyicileri de kendince ikiye bölmüş, bir tarafta babadan zengin şımarıklar, bir tarafta hevesli olan gençler.

   Şımarık zengin çocuklarına gelmeden önce şu bizim üniversiteli gençler dediği kitleye bir bakalım.

“Formula yarışlarına düşkün gençlerin ikinci türü ise genellikle orta halli ailelerin çocukları.. Çoğu memur bebesi.. 

Bunlar bu işe televizyondaki yarışları seyrederek sardırırlar ve “Çok param olsaydı var ya! Şu arabayı alırım..” hayalini kurarlar..

Genelde üniversite öğrencisidirler..

Diplomayı aldıktan sonra “Master yapasım geldi..” numarası ile iki üç sene daha evden geçinirler..

Şanslı olanları sonunda zor zahmet bir iş bulurlar.. Aldıkları ilk maaş onları Formula olayından soğutur..”

   Şöyle bir bakıyorum da, aslında haklı gibi. Gençliğinde yarış için ölen, sonra işe başlayınca “Zaten bütün hafta çalışıyoruz, bir gün de dışarı çıkalım, yarışların da zaten eski keyfi yok ki” teranelerine başlayan çok gördüm açıkçası. Gençlikte bir bakarsın, merak haddinden fazladır, parası olsa takım kuracak gencimiz, ama gençlik hevesi mi desek, hayran gönüllülük mü desek… Belli bir süre sonra bu çok ateşli kitlenin merakı da bir o kadar çabuk küle dönüşüyor. Çok seven, çabuk terkediyor kısaca.

   “Şımarık zengin bebeleri” olarak bahsedilen kısım ise ayrı bir dünya… Monaco’da yarış seyretmek isterler ama olmaz tabii ki, onlar da diğer Avrupa yarışlarına meylederler. Hepimizden çok yarış izlemişlerdir canlı olarak, bütün pilotlarla tanışmışlardır. Bunlar elbette güzel şeyler, buraya kadar sorun yok. Sorunun başladığı yer bu kitlenin bir kısmını ilgilendiriyor zaten; çok gezen mi, çok okuyan mı bilir kısmında.

   Yarışları yerinde izlemeyi sanırım herkes ister ancak gerçekçi olalım, her yarışı yerinde izleseniz de bilmek bambaşka bir konu, hele ki konu Formula 1 ise. Çok geniş bir alan ve her şeye yetişmek imkansız gibi. Bu yüzden çoğu arkadaşım gibi kişiler uzmanlaşmaya başlarlar. Bazıları politikasıyla ilgilenir, bazıları teknik kısımlarıyla, hatta teknik kısımlarla ilgilenenler bile kendi işinde bölünürler. Aero farklıdır, mekanik farklıdır. İşte böyle bir geniş konuda birden biz bu “zengin bebeleri” F1 uzmanı olarak görürüz karşımızda. Halbuki oturup F1 anlatmasını isteseniz söyleyebilecekleri de pek bir şey yoktur, 15 dk konuşur, sonra hangi pilotla nasıl tanıştığı macerasına girer kalır, bilgi yoktur. Ancak anlatana da muhalefettir, sorarsan da “Ben yarışlarda oradaydım, sen benimle mi kıyaslıyorsun” tadına gelir tartışma.

   Ben Selahattin Bey’in yazısına tamamen katılmıyorum elbette ancak biraz da kendimizi eleştirecek olursak haklı olduğu kısımlar var ne yazık ki. F1 izleyicisinin de bu şekilde algılanması ve sporun bu ülkede algılanamamış olmasında bizim payımızı es geçmek fazla iyimserlik olurdu.

   Peki biz kendi aramızda sporu tanıtmak, yaymak için neler yapıyoruz? Bizim bu konuda hiç bir sorumluluğumuz yok mu? Gelen yanıtları aslında şimdiden duyar gibiyim; “İnsanlar sevmiyor, hemen kanalı değiştiriyor. Aynı pistte dönüp duran arabalardan ne anlıyorsun” diyorlar. Bu tür bahanelerin ardına saklanmak çözüm mü? Ayrıca bu bahanelerin de artık gerçek olmadığını biliyorum. Her kitleden insanla yarış seyrettim, seyrettirdim, tek bir kelime de duymadım. Boğaz’da lüks restoranda da yarış izledim, köşe başındaki kır pidecisinde de, nerede olursam olayım mekandaki herkes kafasını kalırıp yarış seyretti. Kimse de durumu yadırgamadı. Kır pidecisindeki işçi-memur olan, sıradan vatandaş dediğimiz insanların ilgisi çok daha fazla, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Adamlar yemeği bitince kalkıp gitmedi, yarış bitene kadar oturdular, maç seyreder gibi seyrettiler, ben de arkalarında oturup pis pis sırıttım. Elit bir spor diyenler halt etsin diyorum sadece. Yada benim halkım cidden çok elit ama kıymeti bilinmiyor.

   Bahanelerin ardına sığındık, azınlığız dedik, büyüyemedik. Bunda suçlu olan başkaları değil, biziz. Biz tanıtamadık, izletemedik. İzlettiğiniz zaman alınan tepkiler her zaman olumlu olacaktır. Eskiden yarışları izlediğim bir bar vardı, her yarış haftasonu arkadaşlarımla oraya giderdim. Bir ara bıraktım, sonra gittiğimde barmen Birol abinin ilk lafıydı; “Abi bizim yarışlar hangi haftalar oluyor ben bilmiyorum, bazen gelenler oluyor, bu hafta yarış var mı diye soruyorlar, ben de izliycem ama nasıl yapıcaz onu” Ha tabii 40 kişi bir mekanda yarış izlerseniz gürültü olur, şikayet alırsınız o ayrı.

   Şimdiye kadar çizdiğim tablo hoş mu, bence değil. Hatalarımız çok ancak bu kadarla da sınırlı kalmıyor. Türkiye’de çoğu insan F1 izlerken fanatizm havasına bürünüyor. Biz futbol izlerken de böyleyken bu sonuç normal. Ancak bu tavırlar kırıcı da olmaya başlıyor, hatta hararetli tartışmalar sonucunda mantıktan çok uzak şeyler ortaya çıkmaya başlıyor bazı internet ortamlarında. Sporu varolan biçimiyle sevemiyoruz, hep bir şeyleri kabullenememe durumumuz var. Hazımsızlığımızın sebebi nedir bilmiyorum ancak kimi zaman dönen tartışmalara bakınca ilkokuldaymışım gibi hissediyorum. Elitist mi yaklaşıyorum olaylara, evet! Azınlık olan bir kitleyseniz ve bu sporu tanıtmayı da amaçlıyorsanız, bu ülkede yarış olsun istiyorsanız bu şekilde davranarak bunu yapabilirmisiniz? Elit olmak, özel olmak, çekici olmak zorundasınız. Cazibesi olan bir kitle olamazsanız büyüyemezsiniz. Yok ben yarışımı izlerim, gerisi çok da umrumda derseniz siz bilirsiniz, yarışları paralı kanallardan izlemeye, Avrupa’da yarış izlemek için para ödemeye katlanın derim, ama şikayet etmeyin sonra, çünkü bunu kendiniz istediniz.

   Biz zaten F1 izleyicisi olarak sadece takımlar pilotlar gibi konularda değil, her konuda ayrışmayı seviyoruz. Türkiye’de bu konuda hizmet veren internet platformlarının bile taraftarları var, onlar kendi arasında tartışma derdinde. Hangisi iyi, şu mu iyi, bu mu iyi? Sen mi daha çok biliyorsun, ben mi? Sen hangi yorumcuyu seviyorsun, ben hangisini seviyorum? Hep taraf olmaya çalışmak, hep düşman yaratmak, peki ama neden? Cidden elinize ne geçiyor sevgili izleyicisi kitlesi. Bir araya gelip adam gibi bir şeyler yapmak varken neden kendi iç savaşlarınızı yaratıyorsunuz?

   Arada bir hep duyarım, bir oluşum olsun, bir dijital dergi, bir internet platformu, bir pod-cast vs vs… Hep projeler vardır, fikrimi soranlara da hep destek olmuşumdur. Ancak merakım da büyüktür bu konuda. Bu işler hep kapalı kapılar ardında konuşulur, hep birilerinden gizlenilir, ama neden? Niye kimse de çıkıp, abi biz böyle böyle bir iş yapıyoruz, bunu da herkese duyuruyor ve herkesin fikrini alıyoruz demiyor ki? Neden hep gizli kapaklı işler döner, kimden bu korku? Ayrıca o projelerin de hiç başarılı olduğunu görmedim, o da ayrı bir konu zaten. Gençlik hevesi demiştik ya başında, bu da öyle bir şey işte. Ben bir blog açana kadar 100 kere düşündüm, acaba devamlılığını ne kadar sağlarım dedim, ölçtüm biçtim. Bazılarına bakıyorum da adamlar uçmuş gidiyorlar, bıraksan motorsporları kanalı kuracaklar. Bu heyecanı biraz realist olarak değerlendirseydik ve bir araya gelseydik şimdiye kadar öyle güzel platformlarımız olacaktı ki… Ama kendi aptallığımız ve hayran gönüllülüğümüz…

   Kısaca ortaya bir şey koyamamış, olmaması gereken yerde fazla iyimser olup, iyimser girişimlerde bulunulması gereken yerlerde bahanelerle sorumluluktan kaçan bir kitleyiz. Kendi kendimizi bölmüşüz, taraflar yaratmışız. Saldırmaktan, kırıcı davranışlardan kaçınmıyoruz, mantığa sahip olmayan argümanlarla konuşuyoruz. Tüm bunlar olurken biz hep başkalarını suçluyoruz; Medya, devlet, yatırımcılar… Bunların elbette yanlışları var ve sonraki bölümlerde onları da işleyeceğim ama önce bir aynanın karşısına geçin. Kendinize sorun; Ben ne yaptım ki ne istiyorum. Farklı takımları, farklı pilotları sevebiliriz, yarışları da tartışabiliriz, rekabet sporun bir parçası elbette. Bunları konuşalım ama bu konu bittiğinde karşımızdaki farklı fikirlerde olan insanla beraber bu sporu sevenler olarak aynı saflarda da yer alabilelim. İşte bunları yapabilirseniz, işte o zaman eleştirileriniz olgunca gelişir ve sonuçlarını da daha çabuk alırsınız.

   Belki bu yazıyı okuyan çoğu kişi değişmeyecek ancak bir yerlerde birileri kendine dönüp kendisini sorgulayacaksa bu da bir gelişmedir. Tabii bir taraftan da eleştirileri kişisel algılayanlar çıkacak. Bazıları eleştirilenin kişiler değil de davranışlar olduğunu idrak edemeyecek elbette ki. Eğer merak ediyorsanız şimdiden söyleyeyim, yukarıda yazan davranışlardan birini bile yapıyorsanız, evet sizi eleştiriyorum ve bunu sizin iyiliğiniz için, sporun iyiliği için yapıyorum arkadaşlar. Merak etmeyin yüzlerce F1 izleyicisi arkadaşım var ve herkese laf yetiştirmeye de çalışamam. Sadece sizden isteğim biraz olgunluk, biraz anlayış, biraz birliktelik. Kırıcı değil, yapıcı eleştirilerle bir araya gelebilmek ve doğru bir tartışma platformu oluşturabilmek. Doğru noktaları tartışmak ve doğru eylemlerde bulunabilmek önemli olan. Biz bunu yaparsak belli adımlar atmaya başlarız, yerimizde saymanın ötesine geçeriz.

   Sonraki yazı da konumuz Medya olacak, medyanın spora ilgisizliği ve yapılan yayınların kalitesizliği, hepsini tek tek ele alıyorum. O yazıya kadar biz de biraz kendimizle başbaşa kalalım ve kendimizle hesaplaşalım bence, buna her F1 izleyicisi gibi ben de dahilim.

   Not: Dijital Motorsporları dergileri lafı geçmişken; Yarış adında bir dijital dergi var, meraklısı için tavsiye ederim. Okumak isteyenler için buyrun linki;

http://data.axmag.com/data/201305/U50002_F211368/FLASH/index.html

 

 

Onur Ömer Öztürk

lolipopadam.blogspot.com