Kategoriler
Köşe Yazıları

Yıl: 2014, Ferrari’nin Son Şampiyonu: Raikkonen

Formula 1’de 2014 sezonunu yarıladığımız şu günlerde kuşkusuz Fernando Alonso & Kimi Raikkonen ikilisi, sezon öncesi tahminlerin aksine en ciddi takım içi savaşı yaşayan iki isim değil.

Ferrari’nin en son pilotlar dünya şampiyonluğunu hatırlıyor musunuz? 2007 idi. Yedi yıl.. Gerçekten de Formula 1’i yeni izlemeye başlayan bir nesil yaratacak kadar uzun, diğer tarafta bu yeni neslin anında sıkılmasına sebep olabilecek kadar da tekdüze yıllar geçirdik. Bilhassa 2009 ve sonrası dönemde. İşte Ferrari’nin büyük umutlarla transfer ettiği ve 2010’dan beri takımda yarışan Alonso’nun aksine, takımdan erken gönderilen, Formula 1’i bırakıp geri dönerek Lotus’ta harika işler yapan ve tekrar kırmızıları bürünen Raikkonen, halen İtalyan ekibin son dünya şampiyonu ünvanını elinde bulunduruyor.

Bunları aslında Ferrari’nin şampiyon olamadığı her sezon sonrası az çok konuşuyoruz ama adeta hatırlatma niteliğindeki bu girizgahın elbette bir nedeni var. 2014 sezonunun yarısına geldiğimiz şu günlerde, bazılarının futbol mu bu, öyle hesap olmaz demelerine rağmen Alonso ile Raikkonen arasında 10’a 0’lık İspanyol pilotun lehine bir önde bitirme durumu hakim ve o paralellikte Kimi’yi bitirme söylemleri. Bunun dayandırıldığı ve esgeçemeyeceğimiz birkaç prensip var.

Öncelikle kişilikler. Fernando Alonso 2010’dan beri Ferrari’de son yarışa kadar iki sezonda şampiyonluğu kovaladı. Bunların haricindeki yıllarda ise -gidişata göre bu seneyi de sayarsak- üç yıl, bu umutlarını son yarışa taşıyamamış olacak. Peki hangisinde vazgeçti? Hiçbirinde. Yapısı bu. Mücadeleci ve o kazanacağı sıra birincilik de olsa, beşincilik de olsa fark etmiyor. Peki Raikkonen? Aracın potansiyelinin olmadığı her grand prix, Fin pilot için deyim yerindeyse gereksiz. Raikkonen için kazanmak bir seçenekken diğer her sonuç ikinci şık içerisinde olarak görülüyor. Kazan ya da takıl. 2014 Ferrari’si ilkine yetersizken Raikkonen için fazladan birkaç sıra veya Alonso’yu geçme gibi dertler açıkçası yok.

İkincisi uyum. Beş yıldır Alonso üzerine inşa edilen bir takım var ve sürüş stilleri vb teknik konularda baz alınan pilot doğal olarak Alonso. Elbette bunu gerçekçi bir bahane olarak en azından kişilikleri/hırsları kadar ön plana çıkartamayız, sonuç olarak Raikkonen 2007’de Ferrari şampiyonluğuna ulaştığında da takımdaki ilk döneminin ilk yılıydı ama değişiklikler herkes gibi onu da etkiliyor.

Dedikodu kazanı Ferrari’de Raikkonen’in yerine Bianchi için kaynayadursun, Raikkonen’in takıma getirilme gerçeğiyle de bir kez daha yüzleşelim derim. 2013 sonunda Fernando Alonso’nun heba olan dört yılıyla beraber hafiften (ve haklı olarak) isyan bayrağını çektiğini gördük ve takım, sana muhtaç değilizin üstü kapalı ifadesi olarak grid’teki Alonso kadar etkili tek isim Raikkonen’i Massa yerine kadroya kattı. Raikkonen’in rekabetçi bir araçla neler yapabileceğini son on yıldır Formula 1’i takip edenler yeterince biliyordur. Bu süresi biraz daha kısa olanlar içinse bence Lotus’taki performansı bile bence çok şey ifade ediyor. Red Bull’un domine ettiği iki sezonda da üçüncülük ve beşincilik. Üstelik Formula 1’e ara vermişken.

Sözün özü, Kimi Raikkonen hala Kimi Raikkonen. Bitti, gitti, yaşlandı, vs çok boş şey bunlar. Eğer Ferrari, 2014 sezonunda Mercedes’le yarışabilecek bir araç yapabilmiş olsaydı, buzun ve ateşin şarkısı takım içinde çoktan başlamıştı. Ama bırakın lideri yakalamayı, sıralama turlarında Q3’e kalma savaşı verip strateji anlamında batırıp çıkaran bir takıma karşı Raikkonen yıllık parasını aldıktan sonra açıkçası sadece çıkar pistte döner durur. Alonso buna katlanamayıp takımı bırakırsa da, Bianchi ya da kim gelecekse gelir ve Raikkonen’in yanında yarışır.

Fin pilotun 2015’i de kapsayan Ferrari kontratının (ki Ferrari’den sonra F1’de yarışmayacağını da defalarca söyledi) 2010’daki gibi erken bitirilme durumu bana kalırsa insan hayatında bir kez tanık olunacak hatalardan ve bizim neslimiz bunu gördü. Henüz görmediğimizse; Raikkonen’den sonra bir Ferrari şampiyonu.

Tolga Erbak

Kategoriler
Köşe Yazıları

Rush (2013)

James Hunt ve Niki Lauda.. Formula 1 gibi özellikle ülkemiz adına konuşacak olursak yeterince ilgisizliğe sahip bir spor dalı için 70’lerin efsanesi bu iki isim çok şey ifade etmiyor olabilir.

F1 takipçileri için yorumcu ve son dönemdeki Mercedes’teki görevi nedeniyle Niki Lauda belki biraz daha tanıdık bir isim ama James Hunt, James Hunt.. Evet bu yeterince uzak.

Rush’ın ağırlık merkezi 1976. Kişisel olarak çoğumuz için günü gününe takip etmemin mümkün olmadığı bir Formula 1 sezonu. Ama efsanesi yaklaşık 40 yıl sonrasına bile yeterince ulaşmış durumda. Biraz önce günümüz F1 severleri için Niki Lauda tanıdıklık kırıntıları saçmıştı ya, o dönem içinse tablo tamamen tersine. Kazandığı şampiyonluklar, araca mekanik katkıları ve diğer tüm disiplinine rağmen nasıl diyim biraz “silik” durumda Niki Lauda. Ya da aşırı parlak bir James Hunt var karşımızda.

İçkiler, kız arkadaşlar, nerede akşam orada sabahlar.. James Hunt açık ve net bir yaşam adamı. Formula 1’in kendisine sağladığı imkanlar bir yana, kendisinin itiraf ettiği başka yerlerde yine kendisini başarısızlığa sürükleyecek onlarca davranışına harika bir yaşam ortamı sağlamış Formula 3’ten Formula 1’e kadar yarış dünyası. Dünyanın geri kalanının “efendi adamı” Niki Lauda’nın disipliniyle birlikte ne kadar aksini savunursa savunsun sonunda imrenebileceği bir dünya.

Hırsı tek şampiyonluk, günleri son günmüş gibi yaşama prensibi ve saf yetenek eşittir James Hunt. Rush’ın günümüz dünyasına resmettiği de, Niki Lauda vs James Hunt rekabetinden çok, yalnızca ve yalnızca James Hunt.

120 dakikalık filmin tartışmamız gereken kısmı bana göre izlenip izlenmemesi değil, Formula 1’le ilgisi olmayanların izleyip izlememesi olmalı. Burada yarış çevresinde aslında müthiş iki insan betimlemesi izliyoruz ve bu ikili, muhtemelen hayatlarımızı konumlandırdığımız genel çerçevelerin tamamı. “Kendinizi Hunt veya Lauda olarak belirleyin” deseler seçim yapabilmemize yetecek kadar güçlü ve bu sebeple hitap ettiği izleyici kitlesi olarak Formula 1 severlerin üzerine rahatlıkla çıkabiliyor.

Biz kendimizi bu kadar bir yerlere oturtabilirken, Kimi Raikkonen’in, bir F1 pilotu olarak kendini James Hunt’ın yerine koyması artık daha mantıklı değil mi? 🙂

Tolga Erbak