Kategoriler
Köşe Yazıları

Formula 1 Futbola mı Öykünüyor?

Dünyanın en önemli ve büyük iki spor organizasyonu olan Futbol ve Formula 1, kuralları ve uygulanışı açısından birbirinden oldukça farklı iki ayrı disiplin. Dünyanın neredeyse her ülkesinde bilinen ve oynanan futbol, uzun bir süredir “sadece futbol” değil, aynı zamanda devasa bir de endüstri hâline geldi. 2009 yılında dünyanın en çok gelir elde eden ilk 20 takımının toplam gelir miktarının yaklaşık 6 milyar dolar olduğunu söylersem, bu oyunu yalnızca yirmi iki insanın bir topun peşinden koştuğu bir etkinlik olarak görmek mümkün değil. Piyasa değeri, popülaritesi ve geliri ile dünyanın en büyük ve yaygın sporu olan futbolun hemen ardından gelen Formula 1 de, şu anda 19 ülkeye yayılmış yarışları ile dünyanın ikinci büyük sporu (ve eğlence sektörü). 2010 sezonu itibariyle 1,4 milyar dolar gelir elde eden Formula 1, tahminlere göre 2017 sezonu itibariyle gelirlerini 4 milyar dolara kadar yükseltecek. Bu denli büyük paraların döndüğü sektörlerin, yalnızca spor olarak addedilmesi elbette pratikte mümkün değil. Sadece futbol, futbol olmadığı gibi Formula 1 de sadece Formula 1 değil!

Tabii, bu iki sporun neden birer sektör hâline geldiğini boş sözcüklere yüklemek olmaz. İçini doldurmak gerek, ama bu yazının konusu olamayacak kadar kapsamlı bir mesele bu. Yine de, benim bakış açımdan bir iki cümleyle özetlersem, sektör sözcüğüyle, sportif başarı düşüncesinin her zaman birinci planda olmamasını kast ettiğimi söyleyebilirim. Artık ticari başarı ve kâr marjı da sporun parantezi içinde bulunan bireylerin, kulüplerin, takımların ve sporcuların önemli bir motivasyon aracı hâline geldi. Öyle ki bir spor mücadelesini kazanmak için yapması gereken hamleyi ikinci plana atıp, o an için faydalı/kârlı gördüğü şeyi yapan pragmatist takımların ve kulüplerin var olduğunu biliyoruz. Örneğin, Formula 1′deki küçük takımların ve hattâ bazen Williams gibi büyük takımların, sponsorluğu olan başarısız sürücülere yönelmesi ya da bir futbol takımının, sadece yurtdışındaki taraftar tabanını düşünerek, başarılıp olup olmayacağı garanti olmayan bir futbolcuyu transfer etmesi. Sonuçta bütün bu hareketler, spordaki başarının maddi güce bağlı olmasında yattığı için, birbirini tamamlayan ve haklılaştıran bir döngü hâline geliyor. İşte profesyonelleşen ve dolayısıyla sektörleşen spor branşlarının ortak özelliği olan bu piyasalaşma düsturunu ben, Futbol ile Formula 1′in de ortak olduğu tek nokta olarak görüyordum zira her ikisinin sistemleri ve yapıları birbirinden fersah fersah farklı. Ama son zamanlarda Formula 1′de gördüklerim(iz), acaba sektör dinamiklerinin, her iki sporu da birbirine yaklaştırdığı ve aslında tek bir oyun stratejisi mi belirlediği sorusunu sorduruyor. En azından bana.

Her iki sporda da başarısızlık, artık doğrudan maddî kayıp anlamına geliyor. Dolayısıyla olası bir başarısızlık durumunda gelirlerin azalmasıyla, izleyen yılın şampiyonalarında da rekabet düzeyinin düşmesi, birbirine yakından bağlı bu dinamiklerin, sonunda yine başarısızlık getirecek bir hâle bürünmesi ve dolayısıyla bunun kronikleşmesi, hâlihazırda tüm takımların ve kulüplerin engellemek istedikleri bir kara delik. Buraya düştüklerinde, buradan çıkmak için ekstra enerji ve para harcamak zorunda kalacak olmaları, onları, bu çukura düşmeden ya da dibi görmeden önlem almaya itiyor. Bu da, başarının bir an önce ve eksiksiz gelmesi gerektiği gibi yazılı olmayan bir oyun kuralı yaratıyor. Futbolda bunun tezahürünü, teknik direktörlerin ardı ardına kovulabilmesinde görebiliyoruz. Yalnızca ülkemizde değil, Manchester United örneğini bir kenara bırakırsak, dünyanın neredeyse tüm kulüplerinde de benzer bir saik vardır. Başarısızlık, istenmeyen bir insanlık ve ekonomik durumdur, dolayısıyla sorumlular bir an önce cezalandırılmalı ve başarı senaryosu baştan alınmalıdır. Bu da aslında bir şirket düsturunun uygulanması gibidir. Size verilen işi yapmazsanız, işten atılırsınız çünkü bu işi yapabilecek birileri mutlaka vardır. Teknik direktörlerin, bir başarısızlık durumunda gönderilmesi, futbol özelinde düşündüğümüzde oldukça yerleşmiş bir hareket biçimi. Ancak iş Formula 1′e geldiğinde bu biraz farklılaşıyor(du) çünkü bu sporda başarısızlığı yıkabileceğiniz tek bir günah keçisi bulmanız zor(du) zira başarı, birden fazla departmanın aynı anda ve en üst düzeyde verimle çalışmasıyla gelebiliyor(du). Böyle olunca başarısızlık için bir fatura kesmek mümkün olmuyor(du).

Ancak son zamanlarda yaşadıklarımız, Formula 1′in de futbolun bu alametifarikasını kendisine yamayıp yamamadığını sordurtuyor insana. Toyota, Honda ve BMW’nin, istedikleri başarıyı bir türlü elde edememeleri sonucunda Formula 1′den ayrılmaya karar vermeleri, aslında günümüze özgü bir hareket biçimi değil. Formula 1′in tarihinde birçok motor üreticisi spora girdi çıktı, ancak bu takımların ayrılmaları son 3 yıldaki diğer olaylarla birlikte düşünüldüğünde garip bir tesadüfü de beraberinde getiriyor. Honda, 2008′in sonunda, Toyota ve BMW 2009′un sonunda Formula 1′den ayrılmasından sonra, birbirlerine doğrudan bir neden-sonuç zinciriyle bağlanmamış olsalar da, şimdi sıralayacağım olaylara şöyle dikkatle bakmak ufuk açıcı olabilir:

  • 2009 – Luca Baldisserri, Avustralya ve Malezya GP’sinde yapılan strateji hataları nedeniyle fabrikaya çekildi. Yerine Chris Dyer getirildi.
  • 2010 – 2009′daki McLaren otomobili Mp4-24′ün tasarımından sorumlu olan Pat Fry, McLaren’den ayrıldı.
  • 2010 – HRT, sezona çok kötü başlamaları sebebiyle, şasi konusunda ortaklaşa çalıştığı Dallara ile yollarını ayırdı.
  • 2010 – Ferrari, Abu Dhabi’de Alonso’ya şampiyonluğa mâl olan strateji hatasının mimarı Chris Dyer, fabrikaya çekildi. Yerine, McLaren’den alınan Pat Fry getirildi.
  • 2011 – Williams’ın, tarihinin en kötü sezonunu yaşaması sebebiyle teknik direktör Sam Michael ve baş aerodinamisist Jon Tomlinson istifa ettiler.
  • 2011 – Virgin, başarısızlık sebebiyle, iki yıldır birlikte çalıştığı teknik direktör Nick Wirth’ün işine son verdi.
  • 2011 – Ferrari teknik direktörü Aldo Costa, takımın bu sezona da kötü başlaması sebebiyle görevinden alındı.

Buna benzer değişiklikler, Force India’da, Sauber’de ve Mercedes’te de oluyor elbette, ancak onların hepsi, bir plan dahilinde yapılan değişiklikler ve şirket içi düzenlemeler. Burada ise, bir başarısızlık sonrasında bir günah keçisi belirleyip onun işine son verme durumu var. Bu, özellikle böylesine karmaşık bir sporda, tek bir kişiye yüklenen çok ağır bir sorumluluk olarak beliriyor. Bu yüzden de biraz haksız geliyor. Burada Williams’ı bir kenara ayırabiliriz belki zira Sam Michael, yaklaşık 7 yıldır bu takımın teknik direktörlüğünü yapıyor. Bu süre içinde sadece 1 galibiyet ve 2 pol pozisyonu kazanan Williams’ın, bu anlamda Michael’a yeterince destek verdiğini söyleyebiliriz. Gerçi Sam Michael’ın, takım içinde aşırı görev yüklemesi sebebiyle asıl işine odaklanamadığı ve başarısızlığın sebebinin de bu olduğu söyleniyor, ama tabii bu kadarını bilemeyiz. Burada sinir bozucu olan nokta, her başarısızlıkta teknik direktör değiştirme hamlesinin, futbolda olduğu gibi bir alışkanlığa, hattâ geleneğe dönüşüp dönüşmeyeceği. Yeni yapılacak Konkordato Anlaşması’yla birlikte takımların, gelirlerden elde edecekleri payın yükselmesi ihtimali, takım başına düşecek payın da artacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla, sıralamada ne kadar yukarıda olursanız o kadar çok para alacaksınız. Bu para da, bir sonraki yılın aracını daha iyi geliştirebilmeniz için bir garanti olacak. Eğer bu parayı kazanamayacak kadar başarısız olursanız, bir sonraki yılın başarısızlığını da garanti(!) altına almış olacaksınız. İşte bu noktada, yani para merkezli bir başarı döngüsünde, “hemen gelmeyen başarı başarı değildir” mottosunun, birçok teknik direktörü ya da takım patronunu yerinden etmesi olası. “Gayet futbol” olan bu pragmatist yaklaşımın, Formula 1′i de etkisi altına alıyor olması, bana biraz düşündürücü geliyor.

Futbol ile Formula 1 arasındaki benzerlikler, ne yazık ki takım ve sürücü taraftarlığında da kendini gösteriyor. Bu hep böyle miydi yoksa internetin bu denli yayılmasıyla bu hâle mi geldi bilmiyorum, ama bir şekilde her ülkede, her türden fanatikler oluşmuş, imal edilmiş durumda. Ulu bir güce tapar gibi, ne yaparsa yapsın, tuttuğu takımın/sürücünün peşinden giden mürit kıvamındaki bu insanlar, adalet ve hak kavramlarından ziyade, tıpkı futbol kimyasında olduğu gibi, ne olursa olsun başarı ve mutlak bir “iyiler daima iyi, kötüler daima kötü” dünya görüşüne bağlılar. Spordan keyif almanın, desteklenen takımın/sürücünün kazanmasına endekslenmesi, hastalıklı bir spor algısına dönüşüyor ve “fan” olarak nitelenen insanlar, Formula 1′ın engin denizinde olmak varken, küçük bir ada etrafında toplanmayı yeğ görüyorlar. Futboldan devşirilen bu algının, Formula 1′de ve özellikle Türkiye’de uzun zamandır var olduğunu sanmıyorum. Sürücülerin, birer pazarlama robotlarına dönüşmesi ve şapkaları-atkıları-imzalarıyla birer paket hâline getirilmesi, elbette oluşan sektörün bir gerekliliği. “Fan”lar da, sektörün bu kısmının yakıtı olarak bir ara çark görevi görüyorlar. Ancak bu aitleştirme olgusu, hastalıklı bir konuma evrilip fanatik zümreler oluşturuyor ve bu da keyfin hırsla, can sıkıntısının da nefretle ikame edilmesine neden oluyor. Sektör tabanında birbirine göbek bağıyla bağlanan bu iki spor, biraz önce bahsettiğim “günah keçisi” belirleme ayinleri ile birlikte bu anlamda da aynı kulvarı -ne yazık ki- paylaşmak zorunda kalıyor. Böyle olunca Formula 1, futbola gittikçe benzemeye başlıyor. Her yerde ve her zaman olduğu gibi para, kendi metotlarını hızlı bir şekilde kabul ettiriyor. Elbette Formula 1′deki durum hep böyleydi, ama yine de bu sporun kendine ait bir geleneği ve özü vardı. Bunu, futbola kaptırmak bana pek hoş gelmiyor.

 

Ali Ünal

http://www.ali-unal.net/f1